Yılmaz ÖZTUNA’nın “Büyük Türkiye Tarihi” adlı eserinde Türklerin inancı konusuna devam edilirken “din ve ahlâk” konusu da işleniyor: “(Selçuklular’da) Bu devirde Sünnî mezheplerden Türkler’in sâlik olduğu Hanefî mezhebinin yanında, Nizâmülmülk’ün mezhebi olan Şafiî mezhebi de çok yayılmıştı. Hanbeliler de vardı. Malikîler, Afrika ve İspanya’da olup Doğu’da azdı. (c.2/s.89)
(Osmanlılar’da) Dini hiçbir müdahale ve tazyik yapılamazdı. Çünkü bir defa bu husus İslâm dinince katiyen men edildiği gibi Hıristiyanların Müslüman olması, hele kitle halinde din değiştirmeleri, Türk devlet siyasetine aykırı idi. Zira gayri Müslimler’den kendilerini himaye ve askere alınmamaları karşılığında ‘cizye’ denilen hususi bir vergi alınırdı… Cizye, devletin milyonlarca Hıristiyan tab’ası olduğu için çok mühim bir meblağ tutardı. (c.1/s.249)
…Yunus, Taptuk Emre’nin, o Barak Baba’nın, o da Sarı Saltık Baba’nın halifeleridir. Bu silsile Türkmen dervişlerinin içtimaî hayattaki ehemmiyetini ve siyasete karışmalarının derecesini gösterir… Zaten Osman Gazi, bu dervişlerin mühim şeyhlerinden Şeyh Edebalı’ya damat olmuştu. (c.2/s.252-253)
…İslâm dininde Halife’nin, Papa’nın ve Patrik’in olduğu gibi geniş ve vicdanların derinliğine kadar inen hiçbir salâhiyetleri olmadığı, kendiliklerinden dinî meseleleri tefsir dahi edemedikleri malûmdur. Halife, sadece Peygamber’in halefi ve İslâm birliğinin, kardeşliğinin bir senbolünden ibarettir. (c.3/s.232)
Yavuz’un Mısır seferi esasen bir bakıma ‘İslâm Birliği’ projesini gerçekleştirmek amacına güdüyordu. Türkiye çapında devleşen bir devlet, artık şu veya bu devletin, manevî sahada da olsa, şu veya bu türlü üstünlüğünü çekemezdi. Esasen İran’ın Şiîlik propagandası gibi yıkıcı mahiyette olmamakla beraber, Mısır’ın hilafet (halifelik) propagandası da Türkiye’yi tehdit ediyordu.
…Yavuz Sultan Selim, Hazret-i Peygamber’in 73.halifesi olmuştur. Ondan sonra Osmanlı imparatoru olan Türk Hakanları’nın hepsi, aynı zamanda İslâm Halifeleri’dirler. (c.3/s.233)
…Bu sıralarda Türkiye’nin milyonlarca Hıristiyan Tab’ası, büyük bir huzur, refah ve emniyet içinde yaşıyordu. 1520’den önce Balkanlar’ın Hıristiyanlar’dan temizlenmesi ve bu Hıristiyanların Avrupa’ya gönderilmesi ve Tuna’ya kadar olan toprakların tamamen Türk yurdu haline getirilmesi hakkında Yavuz’un yaptığı teklifi, Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi ‘Reâyâ, bize emânetu’llaah’dır.’ (Hıristiyan tab’a, bize Tanrı emânetidir.) gerekçesiyle kesin şekilde reddetmişti. (c.4/s.330)
Din ve Ahlâk
Din ve ahlâk aynı şey değildir. Dindar bir adamın ahlâksız olması mümkündür ve çok görülmüştür. Din adamları arasında büyük ahlâksızlar çıkmıştır. Gerçek bir mü’minin ahlâksız olması ihtimali azdır. Ahlâksız din adamları gerçek mü’min olamamış, satıhta kalmış şarlatanlardan ibarettir. Fakat tarihte örnekleri çoktur.
Bir de din sapıtkanlığı vardır. Tanrı ile kul arasına girmek isteyen zümredir. …şu veya bu ibadetini yerine getirmeyene dinsiz damgası yapıştırır, Allah nâmına hüküm vermiye kalkarlar. İslâm dininde -halife ve şeyhulislâm dahil- böyle bir hüküm vermeye hiçbir şahıs yetkili kılınmamıştır…
…Türkler mutaassıp olmamak şartıyle, hatta taassuptan nefret eden dindar, samimi mü’min bir millet şöhreti yapmışlardır… (c.10/s.175) ...Fakat millî bir ahlâk da vardır. Aynı dinden olan milletlerin ahlâkları, karakterleri birbirine hiç benzemez. Din, milletlerin karakterini derinliğine değiştiremez…
Din herşeyden ibaret olsa ve her şeyi düzenliyebilseydi, bugün Müslümanların dünyaya hâkim olmaları icab ederdi…
…Din, milliyet unsurunu ortadan kaldıramamıştır. Sadece te’sir etmiştir. (c.10/s.176)
Şahsi ahlâk gibi milli ahlâk da üstündü. İslâm’dan önceki Türk toplumu, milliyetçi bir toplumdu. Orhun Kitabeleri’ndeki milliyetçi ruha erişebilmek için diğer milletlerde, XVI.asra gelmek lâzımdır… (c.10/s.177) Çocukların ve torunların, gelecek kuşakların şânı için ölmek… 2000 yıl önce Türk Milliyetçiliği bu seviyeye erişmişti. Milli ahlâk bu idi. Bencil değil geleceğe dönüktü. Şahsi değil toplum içindi. (c.10/s.178)
Osmanlı Türkiye’sinin bir şeriat devleti olmadığı, bir çok bahsimizde açıkça izah edilmişti. …yasama yetkisi padişahındı veya padişah adına yapılırdı. Medeni hukukta geniş ölçüde şeriat ve Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu. Fakat ceza hukuku ve diğer sahalarda, kesin şekilde sultanî hukuk hakimdi. Devletin başından sonuna kadar durum budur. (Dipnot: Osmanlı terminolojisinde ve halk anlayışında ‘kâfir, küffâr, kefere’, ancak ‘barbar, yabancı’ manasındadır. Yunanlıların ve Romalıların başka medeniyetten olanlara ‘barbar’ demeleri gibi Osmanlılar da başka medeniyetten olanlara -aynı manada- ‘kâfir’ demişlerdir.)
Kılasik Osmanlı düzeninde 4 Sünnî mezhep de haktı ve nazariyatta eşit tutuluyordu. (Tebaanın) …çoğunluk Hanefi idi ve Osmanoğulları da bu mezheptendi. Hanefi mezhebine ‘Türk mezhebi’ denmiştir, üç kıt’aya Türkler tarafından yayılmıştır… (c.10/s.189)
Prof.Dr. Halil İnalcık (Belleten, XXVIII, 616-7): ‘Osmanlı Devleti’nde padişah, mutlâk icra otoritesine dayanarak, devlet ihtiyaçları için şeriat’ten müstakil bir nizam koyma yetkisine sahipti. Bu kanun ve nizamlar, şer’i kaide ve usullere tabi değildi, sırf padişah iradesine dayanan fermanlar şeklinde çıkarılıyordu. Bununla beraber bu örfi kanunların, Tanrı’nın emirlerine dayanan şeriat’e aykırı olmaması, İslâm cemaatinin hayrı ve menfaati icabı bulunması şarttı. (c.10/s.190)
Din hürriyeti, imparatorluğun -bütün Türk imparatorluklarında olduğu gibi- esas prensiplerinden biridir… Hiçbir şahıs, cemâat ve kavme dinini veya mezhebini değiştirmesi için baskı yapılamaz ve yapılmamıştır… (c.10/s.207)
Türk toplumunda hiç linç hadisesi görülmez… (c.10/s.209)
Gayri Müslim azınlıklara verilen büyük bir hak, aralarındaki hemen her türlü davayı kendi dini mahkemelerinde görebilmeleriydi. …Ancak bir Türk’le bir Hıristiyan arasındaki davanın mutlaka kadı önünde görülmesi şarttı. (c.10/s.215)
1826 Vaka-i Hayriyyesi’ne kadar sarayında meşihat işlerini gören şeyhülislâm, bu devirde diğer bakanlıklar gibi resmi daire sahibi oldu… (c.10/s.240) Şeyhülislâm, Osmanlı Hanedanı hariç imparatorluğun sadrazamdan sonra gelen iki numaralı adamı, ikinci şahsiyeti, ikinci büyük görevlisidir. Bu müessese, …1425’e doğru başlamıştır. Bu tarihte, imparatorluğun en büyük müftüsüne şeyhülislâm denmiştir… (c.10/s.246)
Şeyhüislâmın asli görevi fetva vermekti. (c.10/s.260) Fetva müessesesi istişârîdir. Müftü, istiftâ ve istişâre edilen adamdır. Kadı’nın hükmü ise -temyize açık olmak şartiyle- kesindir, derhal infaz ve icra edilir. Zaten fetvalar, kesin bir iddia taşımazlar. Şeriate göre nasıl olacağını bildirirler, fakat sonlarında ‘Allaahü â’lem= Allah en iyi bilendir’ şer’i ibaresi vardır. Yani fetvanın yanılabileceği peşinen kabul edilmiş olur… (c.10/s.261)
Maddî hayat gibi mânevî hayat da çeşitli olduğu kadar çok karmaşık unsurlardan meydana gelir. Din, milliyet, insanlık, ahlâk, kültür, gelenek, örf, âdet, mânevî unsurların başlıcaları arasındadır. Dil, san’at, edebiyat gibi en hayatî faktörleri ‘kültür’ kelimesiyle topluyoruz. …Her milletin kendine has ayrı bir ahlâkı olduğunu söylemek, mübalâğa değildir. Millî ahlâk telâkkileri, millî karakteri meydana getirmektedir…
İslâm’dan önceki Türk ahlâkı ile İslâm’dan sonraki Türk ahlâkı arasında mühim fark olduğu söylenemez. Türkler, X.asrın başlarında …İslâm dinini kabul edip birden ahlâk değiştirmediler. Ahlâklarını, İslâm dinine geçtikten sonra da muhafaza ve devam ettirdiler. ‘Osmanlı ahlâkı’ olarak meşhur ne varsa, en büyük ölçüde 2.000 yıllık Türk ahlâkıdır. Bin yıllık Türk ahlâkı değildir. (c.11/s.245) Bu demek değildir ki Türkler İslâm dininden ahlâkî değerler almadılar…
Ahlâk, kişinin nefsine karşı son derecede sorumluluk duyması demektir… (c.11/s.246)
…Ahlâkla adaletin ilgisini belirtmek istiyorum. Kötü adalet, toplumların ahlâkını bozar. İyi adalet, ahlâkını yükseltir… (c.11/s.247)
Bu güzel son sözle yazıyı bağlayalım.











