Prof.Dr.Ahmet Bican ERCİLASUN “Tarihe bütüncü bakış” başlıklı yazısında (12/12/2021, Yeniçağ); “(Türkler) Binlerce yıllık …süreç içinde nice milletle, nice kavimle karşılaşmışlar: Sümerler, Elamlar, Dravidler, Hint ve İran kavimleri, Finliler, Ogurlar, Gotlar, Burgundlar, Vandallar, Çinliler, Soğdaklar, Koreliler, Araplar, Farslar, Kafkas kavimleri, Doğu Romalılar, Ruslar, Rumlar, Ermeniler, Venedikliler, Cenevizliler, Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar, Almanlar, Berberiler, Sudanlılar, Habeşler, Fransızlar, İngilizler…
Adları geçen geçmeyen bunca kavimle, bir bölümüyle ayrı zamanlarda birkaç kez karşılaşıp vuruşmuşlar, anlaşmışlar, al ver etmişler, onların tarihlerinde izler bırakmışlar.” demektedir.
Türkler, bu süreçte farklı dinlerle ve inançlarla karşılaşmışlar; bazılarına girmişler, çıkmışlardır.
“Türklerin tarihi Orta Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın kapılarına” (Kronik Yayınları, Ekim-2023 İstanbul 8.baskı) adlı Prof.Dr.İlber ORTAYLI ile yapılan söyleşi kitabının “Türklerin Devlet Anlayışı ve İslam’la Tanışmaları” başlıklı bölümünde; “Belki de Türklerde İslâm öncesinden gelen en belirgin şey, Toroslar ve Orta Anadolu’daki Şaman Türklerin durumudur; bunlar İslâmlaşma kadar Hristiyanlığa da geçiyorlar ve ‘Karamanlı’ dediğimiz grup böyle neşet etmiş gibi görünüyor… (s.31)
İslamiyet öncesi Türklerin ‘Şaman’ geleneği de dahil; Budizm, Manihaizm ve Ortadoğu’dan çıkan bütün monoteist dinlerden etkilendiği, muhtelif kültür çevrelerine dahil olduğu görülmektedir… (s.33)
Örneğin; bu dönemde Göktürklerden sonra kendilerini gösteren Türgiş Devleti’nin tarihi ve özellikle bu bölgede Arap ilerlemesine karşı direnişi hakkında yeterli bilgi sahibi değiliz.
681’de Göktürk Devleti’ni yeniden kuran İlteriş Kağan ve halefi Kapgan Kağan devrinde, Maveraünnehr’deki Soğdlar (Soğdianalı) tekrar itaat altına alınmak istendi. Araplar ise 644 yılında Horasan’ı fethetmiş ve sınırdaş olmuşlardı. Kapgan’ın Kül Tiğin’i bu havaliye sefere yollaması ile Arap-Türk çatışması başladı. (s.34)
Gerçi Haccac-ı Zalim, Kuteybe bin Müslim, Abdurrahman gibi kan dökücü fakat yetenekli komutanların yönettiği Arap ordularının zor ilerleyişinin bir başka nedeni de olabilir… Diğer taraftan 730’lu yıllarda Göktürk Kağanlığı henüz yaşıyordu. …bu devletin Orhun Irmağı bölgesinde diktiği anıt kitabeler, Türk yazılı edebiyatının başlangıcı sayılır. Türk kavimleri arasında Hazar Devleti aristokrasisi içinde rastlandığı gibi Musevilik ve İç Asya’ya doğru Nestûrî Hristiyanlık da adacıklar halinde rastlanan semavî (monotheist) dinlerdi. (s.34-35)
İslâm’ın Orta Asya’da yayılışı esnasında bölgedeki İranî nüfusun yanında Türk nüfusu da yerleşmeye ve tutunmaya başladığından, Türk kitleleri Afşin denen liderlerinin başkanlığında İslâm İmparatorluğu ile bütünleşip onların hizmetine girdiler. Askerî örgütleri ve teknikleri kendilerine özgüydü.
…Dahası Kafkasya’da 18.asırda Müslümanlığı kabul eden Türk kabileleri vardır (Karaçaylar gibi).
11.asrın sonu ve 12.asrın başlarında Anadolu’da Selçukîler ortaya çıktığı zaman, ilk Müslüman Türk devleti bugünkü Doğu Türkistan’da çoktan ortaya çıkmıştı: Karahanlılar. Karahanlılar zamanında Gazneliler de var. Gazneliler, Müslüman bir devlet ama fethettikleri yerlerde Müslümanlar azınlıktı; özellikle de Kuzey Hindistan’da… Onlar henüz tam olarak Müslüman olmayan bir milleti idare ediyorlar ve orada kesinlikle Farsça konuşuluyor… (s.35)
‘…Türklerin Müslümanlığı 10.asırda bile başat bir unsur değil…’ Abbasî ordusunun en kuvvetli adamları Türkler; içlerinde devlete intibak edenler var… Abbasiler adına Volga boyunu gezen İbn Fadlan’ın… Yazdıklarında, ‘Şedid kuralları olan topluluklar’ ifadesi geçiyor. Mesela bir dünya var ki az olduğu için su kullanmak yasak. Bir bölge var ki orada ırz meselesi söz konusu olduğunda adamı feci halde öldürüyorlar. Birtakım komşu kavimlerde böyle bir mesele yok. Yani özgün yasakları olan bir kavim Türkler…
…Artık o zamanki devir Hz.Muhammed’in zamanı değildir. Hulefâ-yı Raşidîn’in hiç değildir, Abbasiler devrinin parlak Bağdat medeniyeti de değildir. Hoş bir tarafı var; Emeviler devrinin söz konusu dönemde Arap milliyetçiliğiyle değil de kabile kimliği ve sertliğiyle dolu Müslümanlığı da yoktur. Türkler buna hiç tahammül edemezdi. Artık durulmuş ve neredeyse gerilemeye başlayan bir İslâm hâkimiyeti söz konusu… (s.36)
Karahanlılar kurulduğu zaman İslam dünyası Girit, Kıbrıs ve Antakya’yı kaybetti. Mezopotamya’da gerilemeler başladı. Sicilya ve İtalya kaybedildi. Bizans muhasaraları da öylece bitti. İslam Devleti de parçalanmaya başlamıştı. Mısır’da İhşîdîler ve Tolunoğulları, Suriye tarafında Fatımîler, İran’da Tahirîler, Saffarîler ve Samanoğulları (Samanîler) bugünkü Orta Asya ve Tacikistan’da gelişip yayılacak. Asya medeniyetinin parlak ve kalıcı mirasını oluşturdu. Samanî sikkelerini bugün İsveç müzelerinde dahi bolca bulursunuz. Hanedanın menşeini tartışmayalım; bu dönem İran medeniyeti ve Fars dilinin inkişaf devridir. (s.36-37)
Dünya Tarihinde Türklerin Yeri
Türk kimliğini anlamanız için sadece etrafındaki bölgeyi değil, tüm dünyayı bilmeniz gerekiyor. (s.52)
Amerika… Dünyanın pek umurlarında olmadığı yaşam tarzı ve mücadele gereği, adamın milliyetinden ve dininden evvel elinden gelen işe baktıkları bir toplum… Ama toplumun da kendi tabuları var; mesela iyi hekim, onlar için en makbul adamdır. Hangi dindendir, hangi mezheptendir; fazla sormazlar. Prensip şudur: ‘Kimsenin dinini sormayız ve sordurmayız.’ Eskiden kompartımanlar çok daha kapalıyken, bugün orada da etnik gerilim ve adı konan rekabet başladı, dahası almış başını gidiyor. Aslında Orta Çağ’ın ‘laicus’u her toplumda mana değiştirerek yaşıyor. Bu dönemde laiklik ‘lâ-dinî’ anlamındadır. Ruhban olmayan ‘laic’dir. Bugünkü anlamını Aydınlanma ve Fransız Devrimi’yle edindi. (s.53)
…Mesela, Ayasofya neredeyse 1500 senelik bir mabettir. Burası, tarihin 900 senesi boyunca Hristiyan kilisesiydi… O yüzden zaten Katolikler 1204’te şehre girdi. Haçlılar kiliseyi soydular, Bizanslı ruhbanı atıp içeride rezil törenler yaparak mabedi Katolik katedraline çevirdiler, bu tam bir rezalettir. Ayasofya’nın kutsiyetini kirlettiler…” (s.55-56) demektedir.
Hristiyanların kendi aralarında yaptıkları mezhep ve ekol savaşlarının bir benzeri maalesef Müslümanlar arasında da yaşanmaktadır. Özellikle ülkemizde bazı cemaat ve tarikat grupları ile din görevlilerinin, dinî duyguları istismar ederek yalan ve iftiralarla halkın zihnini bulandırmaya çalıştıkları görülmektedir. Sadece ülkemizle de sınırlı kalmamaktadır; Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde, özerk bölgelerde, Kafkasya’da ve Balkanlar’da kendi inançlarını yaymaya çalışmaktadırlar. İran Şiîliği ve Suudi Arabistan Vahhabîliği yaymanın derdindedir. “Doğru İslâm” anlatılmamaktadır. Ayrıca İslâm; sarık, şalvar, çarşaf (gözü bile kapatan giyimler) vb. kılık kıyafete indirgendiği gibi bu giyim kuşamları din diye buralara taşımaktadırlar. Bir kavme (millete) ait geleneksel kıyafetini, İslâm’ın kıyafetiymiş gibi bugüne yansıtarak şekil Müslümanlığı yapılmaktadır...
Bu aşırılıkların önüne geçilebilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı’na çok iş düşüyor ama buranın yapısı da ortada… Bakmayın siz! Kimsenin İslâm diye bir derdi yok!..
O halde din görevlilerimizi, Kur’an’a ve doğru hadislere bağlı kalmak kaydıyla bilimsel, çağdaş ilahiyatçılar olarak yetiştirmeli, özellikle ve öncelikle “Türklük” bilinci verilmelidir.
Hem din görevlilerine hem de halkımıza Türklüklerini bilmekle dinden çıkılmayacağı öğretilmeli, anlatılmalıdır.
Bir haftadır ABD ve İsrail, İran’a saldırmaktadır. Biliyorsunuz 57 üyeli İslâm İşbirliği Teşkilâtı (İİT) var. Peki, bu teşkilâtın amacı ne? “Üye Devletler arasında iş birliği ve dayanışmayı güçlendirmek, İslam Dünyasının hak ve çıkarlarını korumak.” Gerçek öyle mi?..
İslâm ülkelerinin bir kısmı ABD ve İsrail’in yanında, bir kısmı İran’ın yanında yer alırken, bazıları da tarafsız, çekimser… Görüyorsunuz, emperyal güçler -kendi çıkarları için- müslümanları birbirlerini kırdırıyor.
ABD ve İsrail’in bu savaştaki stratejisini, amaçlarını ve hedeflerini çok iyi bilmek gerekiyor!..











