Prof.Dr. Ayfer ÖZÇELİK’in “Osmanlı Mebusan Meclisi’nde ‘Türkçe’ Tartışması” başlıklı makalesine devamla ve çıkartmamız gereken sonuçlarla yazımı tamamlayacağım.
“Yorgo Boşo, ‘Ne demek temenni, dün hâkimiyet-i milliye diye yırtınıyorduk, yine mi temenni edeceğiz. Kanunu biz yapıyor, uygulaması için hükümete veriyoruz’ diye Zehrap’a çıkışır. Zehrap bu defa Boşo’ya sözlerini izah etmek zorunda kalacaktır ve ‘temenni tabiri zannederim bu kürsüye layık olan tabirdir’ der. Çünkü ona göre hükümette ve mebuslarda ‘suver-i münasibe’ ibaresiyle kanunların halka duyurulması meselesini zaten kabul etmişti ve mebuslardaki bu görüş birliği en muteber kanundu.
Ömer Fevzi Efendi (Bursa), Boşo Efendi’nin biraz önceki sözlerine ‘hâkimiyet-i milliyemiz, hâkimiyet-i milliye-i Osmaniyedir, hâkimiyet-i kavmiye değildir’ şeklinde cevap verecektir. Manastır Mebusu Pançedoref Efendi (Bulgar-Sosyalist) de, ‘Mesele zaten o kadar mühim değildir’ der. Bütün mahkemelerde ve resmi dairelerde muamelat resmi dil Türkçe ile yapılıyor. Şayet buralarda mahalli diller kullanılsaydı, o zaman resmi dilin resmiyeti haleldar olurdu. Burada istenilen mahallî dillerde yayın kaydı ise, halka kolaylık sağlamak, onun menfaatini gözetmek içindir. Ahalinin menfaatini gözetmek devr-i sabıkta bile vardı. Bu suretle halkın kalpleri daha ziyade kazanılmış olur. Dil konusuna en fazla dikkat eden Avusturya’da bile bir kanun neşredildiği gün aynı zamanda 8 lisanda da tercümesi yayınlanırdı. Fakat bütün resmi işlemlerde yalnızca Almanca lisanı muteberdir. Bizde muhtelif unsurların hukuk tecrübesi çok zayıftır. Muhtelif kavmiyetlerle meczedilmiş adeta bir olmuşuz. Dolayısıyla mahallî lisanlarda duyuru Türkçe’ye halel getirmez. Türkçe şüphesiz tatbik edilecektir. O halde, meclisin bu isteğine, temennisine hükümetin de katılması ve ona uygun hareket etmesi gerekir’.
Son olarak konuşan Halil Bey’in (Menteşe-İttihatçı) de, ‘Maksat ahalinin kanunları bilmesi olunca mahallî dillere tercüme edilmesinde veya muhtelif lisanla neşredilmesinde bir beis yoktur’ şeklinde konuşması bir bakıma ekseriyet fırkasının bunca gürültüden sonra gaynmüslimlerin fikrine yaklaşması anlamına geliyordu.
Nitekim layihanın birinci müzakereleri bitirilip, tekliflere geçildiğinde Kozmidi Efendi ile Rum, Ermeni ve Arap 16 mebus, ikinci maddenin son fıkrasının ‘ve ahali-i mahalliyenin anladığı lisana göre süver-i münasibe ve mümkine ile neşr ve ilan olunacaktır’ şeklinde değiştirilmesi ile ilgili önerge vereceklerdir. Kozmidi Efendi önergeyi savunurken, mecliste bir halet-i ruhiye görüyorum, mahallî lisanlar denildimi bir korku, bir ürkme söz konusu oluyor der. ‘Yok’ sesleri yükselir. Kozmidi Efendi devamla, siz istediğiniz kadar korkun, fakat bugün halkın bir kısmının sadece kendilerinin anladığı bir lisanı var. Bu bir emr-i vakidir. Onlar Türkçe’yi anlamıyorlar. O halde halkın anladığı dilde de neşr ve ilan edilmelidir diyecektir.
Kozmidi Efendi’ye cevap olarak İstanbul Mebusu Mustafa Asım Efendi konuşur ve der ki, Osmanlıca neşr olunan kanunları, Türkçe bilen kişiler de baştan sona okuyup anlayamayabilirler. Çünkü kanun ayn bir ilimdir, kendine mahsus bir lisanı, ıstılahları vardır. Bir mahalli dil bu derece zengin olmayabilir ve tercümelerde bu ıstılahların uygun karşılığı her zaman bulunamaz. Dolayısıyla her kanun mahalli dillere tercüme edilemez. Bu durumda bir takım yanlışlıklar ve ondan doğan sakıncalar olabilir. Hükümet de bu sorumluluğu üstlenmeyeceğine göre bir takım zararlı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Fakat kişiler ve cemiyetler tercüme ve kanunların halka öğretilmesi hususunda çalışmalar yapabilirdi ve bu daha uygun olurdu. Encümen adına Aydın Mebusu İsmail Sıtkı Bey önergeyi kabul ettiklerini belirtse de, mebusların çoğunluğunca reddedilecektir.
Üçüncü maddede Boşo Efendi’nin kabul edilen önergesine uygun olarak değişiklik yapılarak kanunun yayınlandığı tarihten itibaren 60 gün içinde Osmanlı Devleti’nin her yerinde yürürlüğe gireceği kabul edilecektir. Böylece kabul edilen değişiklik önergeleriyle layihanın geneli de aynen kabul edilerek meclisten geçmiştir.
İkinci müzakereler 24 Şubat 1326 (l910)’da yapılacaktır. Bu arada encümen maddelerde ufak tefek değişikliklere gitmiştir. Fakat bu değişiklikler içinde mahalli dillerle duyurulma konusu yoktur. Yine ‘suver-i münasibe ve mümkine ile ahaliye neşr ve ilan olunacaktır’ şeklinde müphem ifadelere yer verilmiş ve bu haliyle aynen kabul edilerek meclisten geçirilmiştir.
Sonuç olarak Osmanlı Devleti’nin çöküşüne doğru, içinde bulunduğu sayısız problemlerden birinin de Osmanlı ittihadı olduğunu, yöneticilerin ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, bu ittihadı sağlamanın yollarından biri olarak Türkçe’nin daha geniş bir tabana yayılmasını gerekli gördüklerini, bunun için çeşitli usullere başvurduğunu görüyoruz. Fakat bunlar çok geç kalınmış tedbirlerdi. Alınmak istenilen çeşitli önlemlere rağmen, yapılan vahim hataların da etkisiyle devletin çöküşü engellenemeyecektir. Bütün bu tartışmalar sırasında çıkan bir diğer sonuç da, cumhuriyet ve cumhuriyetin getirdikleri kazanımlar hususundaki kanaatlerimiz bir kere daha pekişmekte, ulusal sorunlar ve bu arada Türkçe konusundaki hassasiyetlerimiz daha da artmaktadır.”denilmektedir.
1910 yılında Osmanlı Mebusan Meclisi’nde yapılan tartışmaların anlatıldığı makaleden çıkaracağımız sonuçlar kısaca şunlardır:
- Osmanlı’nın son dönemleri ile bugün yaşadıklarımız arasında hayret edilecek derecede benzerlikler görülmektedir.
- Halep’in Türk mebusu Ali Cenani Bey’in ifadesine bakılırsa o günlerde Osmanlı topraklarında 20’den fazla lisan (dil) konuşulmaktadır. Hiçbir millî devlette ikinci bir resmî dil yoktur. Türkiye Cumhuriyeti ne bir imparatorluktur ne de bir emperyal devlettir; millî devlettir ve resmî dili Türkçedir. Ayrıca bugün Türkçenin zenginliği sayesinde ortak bir dil olmuştur.
- 1876 Kanun-ı Esasisi’nin 18.maddesinde “Devletin lisan-ı resmisi olan Türkçe’yi bilmeleri şarttır.” ibaresi bulunduğu gibi T.C. Anayasası’nda devletin resmî dilinin Türkçe olduğu yazılı olmasına rağmen bazı toplulukların ana dillerini resmî dil haline getirme gayretleri vardır. Bugün ülkemizde, Lozan anlaşmasına göre azınlık sayılmayan bazı toplulukların ana dillerini konuşmalarına ve öğrenmelerine engel bir husus olmadığı halde özellikle Kürtçe’yi ikinci bir resmî dil kabul ettirme çabaları dikkat çekiyor.
- Bir topluluğa verilecek taviz, ardından diğer toplulukların da kendi dillerinin resmî dil olmasını istemesine sebep olacaktır. Batı’nın da isteği budur. Taviz tavizi getirecektir.
- Tartışmalardan Osmanlı döneminde Türklerin çoğunluğu, Türkçe konuşsa bile okuyup yazamadığı anlaşılıyor. Ayrıca halkın Osmanlıcayı bilmemesi sebebiyle yazılanları anlamadığı sonucu da çıkıyor. Arapça harflerle yazılan Osmanlıca sadece sarayda, merkezi şehirlerde ve medreselerde bilinmektedir; şehirlerde ve özellikle köylerde insanlar kendisine yetecek kadar bir Türkçe ile iletişim sağlamaktadır.
- Osmanlı’da eğitimin yaygın olmaması sebebiyle oluşan dil ve okuma sorunu, Osmanlı’dan Türkiye’ye yansımıştır. Osmanlı’daki okulların büyük çoğunluğu azınlık okullarıdır ve maalesef bu okullar -Türklere karşı- misyonerliğin ve silahlanmanın merkezleri olmuşlardır. (Rahmetli Necdet SEVİNÇ, bu okullara “Ajan Okulları” demektedir.)
- Tartışmalardan millet kavramı dışında dinî açıdan da tartışmaların yapıldığı görülüyor.
- Serfice Mebusu Yorgo Boşo’nın (Rum), “Hakimiyet-i milliye yalnız Türkçe konuşanlardan oluşmamaktadır. Hakimiyet-i milliye diğer muhtelif lisanlardan da müteşekkildir…” şeklindeki ifadelerinden “Millî hâkimiyet” tartışması da yapılmıştır.
- Artık ne 19 ve 20.yüzyıldayız ne de okuma-yazma oranımız düşüktür; 21.yüzyıldayız ve cumhuriyet sayesinde eğitim her yere ve her alana yayılmış durumdadır.
Bugünkü tartışmalar da yersizdir.











