Son yıllarda “Terörsüz Türkiye” diye bölücü örgütle ve başıyla bir çalışma yürütülüyor. Malûmunuz, bölücü örgütlerin gerçek amaçlarını bilmiyorsanız mücadelelerindeki hedeflerini de anlayamazsınız. Hele de bunlara biraz meyliniz varsa daha da vahim.
Bölücü örgütün son elli yıldır yaptıklarını dikkate alırsanız bu görüşmelerin de güzel sonuçlanmayacağı belli… Esasen “mücadelelerinin arkasında kimler var ve nerelerden güç aldıkları” bilindiği için ne kadar iyi niyetli olursanız olun sonuç iyi olmayacak!.. Maalesef, bu son temaslar ve çalışmalar, devletimizi aciz, güçsüz ve mağlup duruma düşürüyor.
Ben şahsen bu görüşmelerden bir sonuç çıkacağına fazla inanmıyorum. Eğer çıkarsa bile ülkemiz lehine olmayacağını, aksine zararla çıkacağımızı düşünenlerdenim.
Bu görüşmelerden alacakları tavizle örgütün istekleri daha da artacaktır. Bunu siyasî kanatlarının pervasız açıklamalarından görüyor ve anlıyoruz. Verilen her tavizin ardından yeni istek ve tavizler gelecektir.
Bir milletin birliğini sağlayan en büyük güç dildir. Dil, bir milleti millet yapan en önemli unsurdur; kültürün taşıyıcısıdır ve kimliğin oluşmasında en önemli etkendir. Milletler dilleri ile hayat bulurlar. Dillerini kaybeden milletler kimliklerini de kaybederler.
Türk Milleti için de Türkçe ruh kaynağımızdır. Ülke içinde kendi ana dilini kullanan bazı etnik gruplar olabilir ama “Resmî Dil” tektir. Bundan vazgeçtiğiniz anda hem ülke hem de millet birliği dağılmaya mahkumdur. Zaten dil konusunda büyük bir kaos yaşanmaktadır. Ülkemizin caddeleri, sokakları yabancı tabelalarla dolmuştur. Sanki başka bir ülkede yaşıyor gibisiniz.
Türkçenin önemini birçok kitaptan, makaleden, köşe yazısından vb. yazılardan okuyorsunuzdur. Türkçenin geliştirilmesi, daha iyi öğretilmesi ve konuşulması için çabalar sürdürülürken terör örgütü temsilcileri ile yapılan görüşmelerde sürekli ana dil ifadeleri geçmesi ve bunun da resmî dil haline getirilmesi istekleri ayrışmamıza ve bölünmemize sebep olacaktır.
Osmanlı’da benzer tartışmalar
Bu kısa girişten sonra gelelim Prof.Dr. Ayfer ÖZÇELİK’in DergiPark Akademi’de yayınlanan (1/5/2002, sayı:13, s.213-226) “Osmanlı Mebusan Meclisi’nde ‘Türkçe’ Tartışması” başlıklı makalesinden paylaşımlar aktarmaya çalışacağım:
“Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin geniş bir alana yayılan topraklarında çeşitli unsurlar bulunuyor, bu unsurlar çeşitli dilleri konuşuyorlardı. Osmanlı Devleti mevcut sistemi itibariyle ne bir lisan birliği anlayışını benimsemiş ne de bu unsurların en azından Türkçe’yi de yaygın bir şekilde konuşmalannı veya anlamalarını sağlayabilmiştir. Fakat zaman içinde bu durumun yarattığı sosyal ve siyası sıkıntılar hissedilmeye başlanacak, ne yazık ki buna rağmen yeterli tedbir alma yoluna gidilmeyecektir.
Tanzimat öncesinde artık önemli bir sorun haline gelmiş olan Osmanlı unsurlarının birbirinden aynlma hareketlerine karşı kanun önünde eşitlik ve Osmanlılık temelinde birleşme fikirleri doğmuş, bu fikirler 1876 Kanun-ı Esasisi’nin ilanından önemli rol oynamıştı. 1908’de meclisin tekrar açılmasını sağlayan İttihad ve Terakki Cemiyeti de esas itibarıyla Anayasalı, meşruti bir rejimle ülkenin parçalanmasının önüne geçilmesi fikrinden yola çıkmıştı. Bu amaçla hepsi kendi listesinden seçilmiş ve bazıları da eski komitacılardan oluşan gayrimüslimleri meclise taşımıştı. Özetle o da fiili bir kanun hakimiyeti rejimi altında Osmanlı birliğini yeniden tesis etmeyi umut ediyordu.
…‘Kavanin ve Nizamatın Suret-i Neşr ve İlanı Hakkında Kanun Layihası’nın 1910’da mecliste görüşülmesi sırasında yaşanan ‘Türkçe’ tartışmalanna bu çerçeveden bakarak değinmek istiyoruz…
…1876 Kanun-ı Esasisi’nin 18.maddesindeki, Osmanlı tebaasının devlet hizmetlerinde istihdam olunabilmeleri için ‘devletin lisan-ı resmisi olan Türkçe’yi bilmeleri şarttır ibaresidir. 1909 değişikliğinde de bu madde korunmuştur…
Bu layihanın görüşüldüğü tarihlerde, bir süreden beri Kanun-ı Esâsî değişikliği görüşmeleri de yapılmaktaydı. Bu değişiklikler sırasında en fazla vurgu Hakimiyet-i milliyeye yapılıyordu. …Anayasa’nın 64.maddesinin müzakeresi vesilesiyle Ayan’ın yetkileri ve hakimiyet-i milliye etrafında yoğun tartışmalar yaşanmıştı. İşte, Serfice Mebusu Yorgo Boşo (Rum) bu duruma dikkat çekecektir. Yorgo Boşo, ‘Dün bütün gün hakimiyet-i milliye diye yırtındık, işte hakimiyet-i milliye bunu istiyor, biz burada ne yapıyoruz, onu bilmek istiyorlar. Bilsinler ve ona göre hareket etsinler, kanuna muhalif davranmasınlar. İşte ahali bunu istiyor’ diyecektir.
Resmî dil Türkçe’dir, Türkçe başımızın üstünde, resmî işlemlerde herkes onu kullanmaya mecburdur. Onsuz olmaz ve onu gittikçe daha fazla yaymaya, herkesin kendi kendine; başkalarının aracılığına ihtiyaç duymadan kullanabildiği bir dil haline getirmeye çalışacağız. Fakat bugün siz zannediyor musunuz ki, herkes Türkçe biliyor. Hatta ana dili Türkçe olan Türk unsurunda bile bu dili bilmeyen çoktur. Hepiniz bunu çok iyi biliyorsunuz. O halde niçin kanunlar ille Türkçe yayınlansın istiyorsunuz. Her köyde çınar ağacına iliştirilmiş Türkçe kanun yanında, tercümesi de olsa ne zararı olur.’ Boşo, ‘hakimiyet-i milliye yalnız Türkçe konuşanlardan oluşmamaktadır. Hakimiyet-i milliye diğer muhtelif lisanlardan da müteşekkildir. Siz bu ihtiyacı düşünmeye mecbursunuz, siz düşünmezseniz, o ahali yarın kalkar suiistimal ettiğiniz hakimiyet-i milliyeyi elinizden alır’. Onun için mecliste kanunları yaparken halkın bunları nasıl anlayacağını da düşünmeliyiz, bir genel kaide koymalıyız ve çeşitli dairelere ve nahiyelere dağıtılsın ve resmî lisandan başka mahalli dillere de tercüme edilerek ahaliye neşr ve ilan edilsin demeliyiz.
İsmail Paşa’nın (Tokat), ‘Türkçe’yi kurtaralım diye uğraşıyoruz monşer’, şeklinde araya girmesi üzerine Yorgo Boşo, ona dönerek ‘Monşer Türkçe midir? Sen bunu nereden öğrendin’ diye çıkışır. Mebuslara ise şöyle seslenir, ‘Rica ederim, hepiniz köylerden geliyorsunuz, köylerde bir kaymakam veya jandarma bir tebligat yapmak isterse, o mahallin diline aşina birini, bir bakkalı çağınr, o dilde yazdınr ve tebliğ eder. Devr-i sabıkta bunu kaldırmak için her vilayette bir Türkçe gazete çıkarmayı ve muhtarların o gazeteye abone olmalarını zorunlu tuttuk, fakat yürümedi. Muhtarlar okunmayan bu gazeteleri almamak için pencerelerini kapadı. Bizim ahali Türkçe bilmez, benim kasabamda Türkler var, onlar da okumak bilmez, özetle bunları bu şekilde göndermekten fayda olmaz. Ama süs için, gösteriş için gönderiyorsanız, o başka. Fakat, ahaliyi düşünüyorsanız, onun anladığı dilde bu ilanları vermelisiniz.’
Halep Mebusu Ali Cenani Bey (Türk), bütün bu itirazlara, ‘Bizim memleketimizde 2-3-5 değil 20'den fazla lisan konuşuluyor. Bunların her biri, her bölgede başka türlü tekellüm ediliyor, hükümetin bunların her biriyle ilan çıkarması mümkün değildir. Dolayısıyla neşriyat, ilanlar resmî dille yapılır. Fakat hükümet halkın bunları öğrenmesini muhtarlarla tahsildarlara tembih eder. Bundan başka da çare yoktur, bunu kabul etmek zorundayız’ şeklinde cevap verecektir. Bu görüşe de Divaniye Mebusu Şevket Paşa (Arap) karşı çıkar. Ona göre, kendi seçim bölgesinde öyle köyler vardır ki, içinde Türkçe bilen bir kişi bile yoktur. Türkçe bilenler sadece merkezlerde, o da bir iki kişidir. Kanunların halka anlatılması işi muhtarlara tevdi edilse onlar da anlamayacakları için halka öğretemeyeceklerdir. Şevket Paşa, Kanun-ı Esasî’nin ve meşrutiyetin kurucusu olarak gördüğü Mithad Paşa’nın vali iken Bağdat’ta bütün kanun ve nizamları Arapça’ya tercüme ettirerek yayınlamasından halkın fevkalade istifade ettiğini de belirtir. Bu sebeple halkın mevcut kanun ve nizamları öğrenmesi kesinlikle gereklidir, dolayısıyla resmî lisan yanında halkın konuştuğu dille de yayınlanmalıdır.
Bu arada Hakkari Mebusu Taha Efendi’nin de kanun ve nizamların halka anlatılması gerektiğine dikkat çektiğini görüyoruz. Ona göre şimdiye kadar bu hususa özellikle kendi bölgelerinde tamamiyle riayet edilmemiştir. Sadece halk değil, memurlar bile kanun ve nizamlar hakkında yeterince bilgi sahibi değildir. Fakat o mahalli lisanlara tercüme konusunu kendisi Kürt olduğu halde önermediğini, buna karşılık hükümetin de gereken vasıtalarla halkı, yasaların muhteviyatı hakkında bilgilendirmesini ister.
Halep Mebusu Mehmed Bahaeddin Efendi (Arap) ise, Halep, Beyrut, Suriye, Basra, Musul vilayetlerinde, vilayet resmî gazetelerinin hem Türkçe, hem Arapça, Yanya ve Cezair-i Bahr-ı Sefid vilayetlerinde de Türkçe ve Rumca neşredildiğinden bahisle dile getirilen mahzurun bu şekilde bertaraf edileceğini söylerse de, Boşo, Rumeli’de böyle bir durumun söz konusu olmadığını belirtecektir. Haris Vamvaka (Serfice-Rum) da, kanunların mahalli dille neşrinin Türkçe’nin önemine nakise getirmeyeceğini söyleyecektir. Ona göre mesele sadece ilan meselesi değil, halkın onları bilmesi, öğrenmesi, anlaması meselesidir. Dolayısıyla matbuatın yeterince yayılmadığı bu ülkede, kanunların halka duyurulması kanun yapmak kadar önemliydi ve ahalinin öğrenebileceği şekilde ilan edilmeliydi.
Denizli Mebusu Gani Bey ise, mahalli dillerde yayınların hem masraflı hem de tercümelerin aslına tam mutabık olamama ihtimali gibi sorunlara dikkat çeker. Kirkor Zehrap böyle ihtilaflı durumlarda Türkçe’sinin esas alınacağı cevabını verir. Ohannes Varteks, bu tür sakıncalar doğabilir diye korkmanın mantıksız olduğu cevabını verecektir. Üstelik daha önce verilen örneklerde olduğu gibi zaten böyle bir teamül vardır. Öyleyse halkın menfaati düşünülerek mahalli dillerde duyurulmasına izin verilmelidir. Varteks, Amerika’ya son yıllarda göçen ve 10-11 senedir orada iskan eden 50 bin Ermeni’ye, seçimlerle ilgili ilanın Ermenice’ye tercüme ettirilip gönderilmesini örnek gösterir ve şöyle devam eder: Eğer biz halkın gerçekten Osmanlı olmasını ve meşrutiyetin (halk arasında yayılmasını) ilerlemesini istiyorsak, kanunları kendilerinin anladığı bir lisanla duyurmamız gereklidir. Biz onlardan Türkçe’yi öğren sonra kanunları anla şeklinde bir talepte bulunamayız. Zaten çeşitli unsurlar için Türkçe’yi iyi bir şekilde öğrenme mecburiyeti vardır. Herkes kendi menfaati için resmî lisanı öğrenmeye çalışacaktır. Fakat halkın çiftçi ve esnaf grubu için böyle bir mecburiyet olmadığından Türkçe’yi iyi bilmiyorlar. Hatta çeşitli yerlerdeki Türkler bile (Van’ı örnek gösterir) alışverişIeri Ermeniler’le olduğu için Ermenice konuşuyorlar. Bazı yerlerde ise aynı sebeple Ermeniler Türkçe konuşuyorlar. Bu durumda yalnız Türkçe duyuru bir haksızlıktır. Üstelik bunun resmî lisana hiçbir zararı olmayacaktır. Öyleyse neden korkuyor, masraftan kaçınıyorsunuz? diye sorar.
Kütahya Mebusu Cemal Bey, Varteks Efendi’nin sorusuna, masraftan kaçındığımız için değil ‘birleşelim’ diye yapıyoruz cevabını verince, Varteks, birleşelim ne demek? Türk mü olalım şeklinde itiraz eder ve şunları söyler: ‘Biz Osmanlıyız, Türk değiliz. Resmî lisan Türkçe’dir, onun için bir Ermeni bütün muamelatta Türkçe konuşur, fakat Ermeni lisanını da unutmaz. Siroz Mebusu Hristo Dalçef (Bulgar-Sosyalist) ise, ister Türkçe yazılsın, ister diğer dillerde yazılsın, ahalimiz edebi lisanı anlayamıyor. Ne Türkler, ne Ermeniler, Bulgarlar vs. diyecektir. O, bölgenin ihtiyar heyetlerine, imam, papaz ve muhtarlara kanun ve nizamların mündericatının iyice anlatılması ve ahalinin anlayacağı bir lisanda da cami veya kiliselere asılmasım önermekteydi. Görüldüğü gibi mesele daha da karmaşık bir boyut alıyordu.”
Haftaya devam…











