Her iki Başbuğun devlet, millet, yönetim ve fikir anlayışları aynı kaynaktan beslenen, iki çeşmenin suyundan farksızdır.
Atatürk’ün ‘’Gençliğe Hitabe’’ sindeki sözler, Bilge Kağan’ın ‘’Orhun Abideleri’ndeki deyişler arasında hiçbir fark olmadığını görürüz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, aynen Bilge Kağan’ın yolunu takip etmiş son başbuğdur.
Bilge Kağan ve Mustafa Kemal Atatürk, her iki liderde yıkılmak üzere olan bir milleti esaretten kurtararak, milli şuur ve bağımsızlık şuurunu uyandırıp, bağımsız ve güçlü devlet kurma ülküsünü yaşatan iki tarihi liderdir.
Her ikisi de dünya siyasetinde Türk milletinin adını ve istikbalini yaşatmayı ve yüceltmeyi şiar edinmiş Türk milletinin tarihi efsane başbuğlarıdır.
Bilge Kağan, Türkleri Çin esaretinden kurtarıp yeni bir devlet kurarken, Gazi Mustafa Kemal ise, yıkılan Osmanlı İmparatorluğunun küllerinin ardından, Anadolu’yu düşmanlarından temizleyerek Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuştur. Her iki lider de kahramanlıkları ve Türk milletine olan bağlılıkları ile Türk’ün kaderini değiştirmeyi başarmış liderlerdir.
Bilge Kağan Kitabesi, MS 736 yılında Türklerin devlet ve toplum anlayışını, Çinlilerle olan ilişkileri ve Türk’ün bağımsızlık mücadelesini ve karakterini anlatan en önemli tarihi kaynaklarımızdandır.
Babası İlteriş ( Kutluk ) Kağandır. İkinci Göktürk Devleti ( Kutluk) Devleti Kağanlarındandır. Türk tarihinin en önemli bilge kağanlarından biri olarak kabul edilir.
Konumuz tarih olmadığından Göktürk Devleti ve Bilge Kağanın şahsiyeti hakkında geniş bilgiyi tarihi kaynaklarda bulabilirsiniz…
Bilge Kağan’ın yazdırdığı eski Türk yasalarından, devlet ve millet yapılanmasının tarihi özellikleri bu gün de geçerliliğini aynen korumaktadır. İşte bazıları:
1- İki Türk tek bir düşmana saldırmaz.
2- Atlı bir Türk, yaya düşmana saldırmaz.
3-Türk’ten köle olmaz.
4-Yalan söylemek yasaktır.
5- Aman dileyene el kaldırılmaz.
6-Kadın ve çocuğa vurulmaz, esir edilmez.
7-Bu kurallara uymanın cezası ölümdür…
….
….
Görüldüğü üzere henüz 20. Yüz yıl anayasalarında bile yazılmayan toplum ve devlet anlayışının kuralları, Türk’ün Asil ve yüksek karakteri , devlet anlayışı vasfı ile 1300 yıl önce ki tarihi kitabelerde sabittir.
Orhun Anıtlarında ki, ‘’ Ey Türk Budunu’’ ile, Atatürk’ün hitabesinde ki ‘’Ey Türk Gençliği’’ arasındaki seslenişte hiçbir fark yoktur.
Atatürk’e göre, Türk istikbalinin evladı, muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda bulacaktır ifadeleri aynı pınarın musluklarından akan su gibidir.
‘’Ne mutlu Türk’üm diyene’’ seslenişinde, Bilge Kağan’ın Orhun Kitabelerinde ifadesini bulan, ‘’ Bunca yerlere Türk’ün adını, Türk’ün şanını yazdırdım’’ anlayışının verdiği mesaj ile aynıdır.
Yine Atatürk’ün, ‘’Bir Türk dünyaya bedeldir’’ ifadesinde ki mana, Bilge Kağan’ın; ‘’Ey Türk Beyleri, Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini, töreni kim bozabilir’’ ifadesinin altında yatan mana ve anlam ile verilen mesajlar bire bir aynıdır. Her iki sözde de Türk milletinin güçlülüğüne, karakter yapısına vurgu yapılmıştır.
Diyebiliriz ki Atatürk’ün ‘’Türk Gençliğine Hitabe’ ’sinde ki sözler ve gençliğe tavsiyelerindeki vurgular, Bilge Kağan’ın yazıtlarından ilham alınmış düşüncelerin tıpkısının aynısı gibidir.
Atatürk, Bilge Kağan’ın yönetsel ve Türkçülük fikirlerinin uygulayıcısı en son Türkçü liderdir.
Dolayısıyla Bilge Kağan’ın Türk Milletine yazıtlarındaki öğüt ve hitabesi ile, Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabesi arasında gerek öz, üslup, gerekse seçtikleri kelimeler arasında ki büyük benzerlikler bir tesadüf olmaktan öte, Atatürk’ün binlerce yıl sonra bile olsa, Bilge Kağan’ın fikirlerinden esinlendiği ve onu takip eden son başbuğdur.
Atatürk Bozkurt Efsanelerini, Oğuz Kağan Destanını bilmeseydi, Wilhelm Thomsen’in Orhun Yazıtları adlı orijinal eserinin her kelimesinin altını kalemle çizerek ve not alarak okumasaydı, Kül Tegin’in ve Bilge Kağan’ın metinlerinin orijin asıllarını okumamış olsaydı, Türk tarihinin kökünü ve geçmişini çok iyi araştırıp bilmeseydi, kısaca Türk tarihinin milli pınarlarından o suyu içmemiş olsaydı Atatürk olabilir miydi?
Şüphesiz hayır. O büyük lider, Türk’ün geçmişini ve köklerini çok iyi bildiği için, Batılıların yanlış yorum ve yanlış tarih bilgilerini önlemek için Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.
Elbette Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Batıda ki Ulus Devlet düşünce ve modelleri geliştikten sonra kurulmuştur ama; esas olarak Türk’ün kendi kaynaklarından ve Bilge Kağan modelinden esinlenerek ve düşünülerek kurulmuştur.
Türk tarihine damgasını vuran Başbuğlarımız derken, bizzat yeni kurulan ve kurdukları devlete Türk ismini veren büyük şahsiyetlerden bahsediyoruz.
Elbette, bir Atilla, Cengizhan, Emir Timur, Oğuz Kağan, Mete Han, Alparslan, Osman Gazi , Fatih Sultan Mehmet, Yıldırım Bayezid, Kanuni Sultan Süleyman... gibi daha nicelerinin yanında devletin kurucusu, Han, Kağan, Sultan ve Padişah gibi sıfatları olmasa da Türkeş gibi başbuğluk unvanı verilen Türk tarihinde sayısız yönetici ve liderler de mevcuttur...
Türk tarihinin kutuplarından ve zincirin ilk halkası Bilge Kağan ve son halkası Mustafa Kemal Atatürk'ün bilge ve kahramanlık kişilikleri, tarihe yön vermiş ve akışını değiştirmiş yalnızca Türk tarihinin değil, dünya tarihinin en büyük siyasi ve askeri dehalarıdır...
Dün kovduklarımız ve savaş meydanlarında mağlup ettiklerimiz, bugün büyük bir hırsla ve büyük bir hınçla, içimizdeki yerli iş birlikçi çevrelerini de arkalarına alarak, sözde barış havariliğine soyunmuş ve ‘’ Terörsüz Türkiye’’ söylemi altında, yeni bir anayasa ile federatif bir yapılanmanın ve çok dilliğin özlemini çekenler Türk Milletine ve Türk Devletine karşı gizli ve açık saldırıya geçmişlerdir.
Buna karşı tüm Türk Milliyetçileri parti, mezhep, çıkar çatışmalarını bir yana bırakarak uyanık, dinamik, donanımlı ve zinde olmalıdırlar…
ÇÖZÜM YENİDEN KURULUŞ FELSEFESİNİN KODLARINA DÖNMEKTİR.
Bugün milliyetçilik yerine ‘’Ulusalcılık’’ kavramı ikame edilmek istenilmektedir. Bize göre bunun sebebi şudur. Dilde sadeleşme ve Türkçeleşme bizim de çok önem verdiğimiz bir konudur. Fakat ülkemizin geldiği şartlarda Sağ- sol teriminin bir anlamı kalmamıştır.
‘’Siyasi Osmozculuk’’ dediğimiz yani dünün farklı siyasi görüşlerin ya da ideolojilerin zorlayıcı bir müdahalesi olmadan, zaman içinde ve kendiliğinden fikirlerin karışıp etkileşimini ifade eden sosyolojik bir kavramdan bahsediyoruz. Türkiye’de de bu kavramlar tamamen iç içe girerek harmanlaşmıştır.
Dolayısıyla sol yapıdan gelen ve gerçekten ruhen de milliyetçi, vatansever olan insanlar kendilerini bir siyasi parti ile yani milliyetçiliği tekeline almış adı milliyetçi olan ama, kendisinde milliyetçilik düşüncesinin esamesi bile okunmayan bir parti düşüncesi ile özdeşleştirmemek için böyle bir kavramı tercih etmiş olduklarına inanıyorum.
Yani aslen ve fiilen milliyetçi olan solun içindeki bu görüştekiler, dün karşı oldukları için bugün kendilerine milliyetçi yerine, ‘’Ulusalcı’’ demeyi tercih edenlere ‘’Mahçup Milliyetçiler’’ olarak değerlendiriyorum.
Her neyse…Zaman içinde liberalleşmiş olan bazı sol cenah, ‘’bizim düşünce anlayışımız milliyetçilik değil, yurtseverlik’’ deseler de artık bu kavramlara çok takılmadan, milliyetçilik zaten aynı zamanda vatanseverlik ve yurtseverlik olduğundan terimler farklı olsa da hepsi milliyetçilik içindedir.
Vatan olmadan milliyetçilik olamaz. Vatan olmadan, yurtseverlik, ulusalcılık, milliyetçilik nereye koyulacaktır?
Dolayısıyla yurtseverliği ve vatanseverliği milliyetçiliğin karşısına; ulusalcılığı da her ikisinin karşısına koymanın hiçbir anlamı yoktur. Zaman kaybıdır…
Yeniçağ yazarı Sayın Arslan Bulut’un da Türk’ün Kimlik Cüzdanı isimli yazısında belirttiği gibi; ‘’Türkiye’de milliyetçilik açısından temel sorun nedir derseniz?
Sorun aslen Türk olmadığı halde, Müslümanlık ortak paydasına sığınarak ve İslam’ı etnik ırkçılığa dayalı hedeflerinin maskesi olarak kullanıp her türlü ideolojik kalıba giren, böylece bütün fikirleri içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürükleyen nesillerden kaynaklanmaktadır…
Bunların sayıları bellidir ama örgütsüz Türk Milleti’nden daha fazladır. Ermeni tehciri sırasında 300 bin civarında Ermeni’nin Müslümanlığı benimsemiş görünerek Türkiye’de kaldığı tahmin edilmektedir. Yani üçte biri şeklen Müslüman olarak Türkiye’de kalmıştır.
Bunlar nüfus artışlarıyla da paralel olarak etnik dayanışma duygusu içinde ve devlet bürokrasisinde, Üniversitelerde, iş dünyasında ve medyada önemli mevkiler edinmiş durumdadırlar
.
Dolayısıyla Türklük kavramını, Türkiye Cumhuriyetini kuran milletin adı değil de, sadece bir ırkın adıymış gibi gösteren bu çevrelerin başlattığı propaganda, diğer etnik unsurlar arasında da etkili olmuştur…’’
Tabi ki kimsenin diline, kültürüne karışmamak ve saygı duymak gerekir. Fakat milliyetçilik ve milli kimlik anlayışını da kimsenin sulandırma, hafife alma, Türk’e karşı ırkçılık yapma hakkı ve yetkisi de yoktur.
Buna izin de verilemez.
Bu tür hasmane ve etnik düşünce gayretleri ile devletin ve milletin birliğine yönelik saldırılara karşı da göz yumulmaz ve müsamaha edilemez…











