Herkesin bildiği bir imla kuralı diyeceksinz. Nokta, virgül, ünlem, soru işareti gibi.
Tabi ki doğru, yanlış değil. Ama eksik. Edebiyatta ve yazım kurallarında nokta, bir düşünceyi, bir meramı, anlatılmak istenilen herhangi bir şeyi, bir konuyu anlatmanın ardından, pire gözü gibi küçük nokta işaretini koyunca artık o iş bitmiştir.
Bundan sonra ki iş yeni bir başlangıç, yeni bir istek, yeni bir konuya geçmek demektir.
Virgül de fena sayılmaz. Daha çok gevezelerin, anlatılanları anlatamayıp ta, "daha dur, devamı var, acele etmeyin bakalım..." diyerek konuları kuyruğundan, ucundan, başından birbirine bağlamak için devam ettiğini söylemek isteyen her yazar, çizer bunsuz olamaz. Bir yazı içeriğnin olmazsa olmazıdır.
Konu aynıdır, ama hikaye tamamlanamadığı için imdada yetişir noktanın alttan kuyruklusu virgül.
Herkes, eli kalem tutan her yazarın sık kullandığı, esasen mecburen kullanmak zorunda olduğu işarettir, virgül denilen bu küçük nesne. Kimse vazgeçemez virgülsüz iki, üç kelamı anlatmaktan…
Amacımız Ortaokullarda öğrendiğimiz dilbilgisi ve imla kurallarını teker, teker yazmak ve hatırlatmak değil. Herkes de biliyor bizim kadar bu işleri.
Yazarken birisine soru sorduğun zaman, cümlenin sonuna pat diye patlatırsın soru işareti denen nesneyi.
Noktalı virgül de, virgülün çok yakın amcası, dayısı gibi arkadaşıdır. Bu yüzden. bir yazılı netinde çok kez bu iki yakın akraba karıştırılır. Birisi onu yerine, öbürü diğerinin yerine olur olmaz yerlerde koyulur...
Bilhassa bizim gibi gevezelerin, lafı uzatıp ta, birbirine bağlamak için, kısa bir mola vermiş gibi yaparak tam bitti dediğin yerde, konuyu daha da katmerli ve kuvvetli eskisine bağlamak ve devam ettirmek için çok kullanılır bu gözünü sevdiğim noktalı virgül.
İlaç gibi gelir bu yazar, çizer takımına. Her derde deva cinsinden, sonu gelmemiş anlatımları ve cümleleri birbirine eklemek için , trafik işareti gibi dur orda bakalım kuralıdır...
Kendimizi bir kaç yazı yazdık diye yazar, çizer takımı yerine koyduğumuzu zannetmeyin. Asla...
Yazar olmak öyle her eli kalem tutanın harcı da değildir. Haa, piyasada geçilmez bu gibi yazarım diyenlerin afra, tafrasından!
Yazar olmak kabiliyet ister, kültür ister , araştırmak ister, duygu bilgi, birikim, donanım ister... Amacımız kendimize bir sıfat tanımlaması yapmak derdinde değiliz. Neyse devam edelim konumuza.
Bir de ama, fakat, anladın mı? Deyip te tam bitti zannederken, sil baştan yeniden hikayeye başlamanın ve anlatmanın tadına doyum olmaz diye düşünülebilir mi?
Orasını bilemem.
Karşı tarafı sıkmamak, bunaltmamak ve bezdirmemek de çok önemli.
Şimdi bizim bu tanımlamalarımızı okuyan Dilbilgisi ve Edebiyat hocalarının:
‘’…Adama bak, adama.
Öğrencilerimize anlattığımız teknik imla kurallarının nasıl da içine ederek anlatıyor…’’ diye serzenişte bulunduklarını hisseder gibi oluyorum.
Dedim ya; konumuz dilbilgisi kurallarını teknik olarak özelliklerini anlatmak gibi bir amacımız yok… Teknik konuları derslerinde hocalarımız nasılsa anlatıyorlar.
●●●
Bu kadar uzun girişten ve gevezelikten sonra anlatmak istediğim belki de mukayese yaparak anlatmak istediğim konumuz; diğer imla kuralları gibi ama onlar gibi olmayan, kuralların babası, piri sayılan üç noktadan bahsediyorum.
''... Aahhh...'' edip te, meramının bir kısmını kendisinde, diğerini de okuyucalarında saklamak isteyen, onları da empati yapmaya davet eden, monoloğu değil de, diyalog yapmayı seven, hislerini, duygularını okuyucusuyla paylaşmayı sevenlerin yol arkadaşıdır üç nokta kuralı…
Birilerine aşırı değer verenlerin, ya da hak etmediği sevgiyi ve değeri verenlerin, her şeylerini paylaşanların, kendisinden fazla güvendiklerinin, olmaz artık bu kadar deyip te, olduranların, yok artık asla inanmam, o bana bunu nasıl yapar diyenlarin can dostudur?..
Sorularına cevap bulamayanların, manen, hissen duygularının ve ruhu çökenlerin kapatamadığı hikayeler vardır çok zaman. İçinde acı, neşe, sevinç, keder, hüsran, ayrılık, ihanet ne istersen vardır...
Biten demiyorum, yarıda kalan. Ne giden güle, güle gider, ne de kalan hoşca kalır...
Bu duyguları anlatacak tek iksirli formül ,içinde kalan anlatamadıklarının, onun da anlatamadığı, yazıların ise kifayetsiz kaldığı, içinde sakladığın ve bende kalsın dediklerini ancak üç noktaya (...) sığdırabildiklerindir . Ve bir muamma gibi tek yol arkadaşı olmuştur üç nokta. (...)
Kısaca:
‘’ Sende mi Brutüs"
ya da;
" Sen de mi Müjgan?...’’ benzeri sorularının ve arkası doldurulmayan cümlelerin, yıkımın, hayal kırıklıklarının anlatılamadığı boşlukları dolduran tek dost , cümlede ki o muhteşem üç nokta olur.
Bunun tersi de geçerlidir. Olağanüstü beklenmedik bir sevincin ve mutluğun anlatılmasında da cümleler anlatıma az gelir.
Kelimeler sığmaz iç dünyasında ki bentlere sığmayan coşku ve mutluluğu paylaşmaya ve anlatmaya.
Anlattıkça anlatır insan ve nokta, nokta, nokta diyerek anlatamadıkları ve yaşayamadıklarını da anlatmış gibi sığdırmak ister bu kurala.… Hastasına yetişmiş bir doktor gibi, ilaç gibi gelir üç nokta.
***
Edebiyat, insanların iç dünyasını, düşüncelerini kelimeler aracılığıyla görünür kılma ve anlatma sanatı olduğunu biliriz.
Fakat her zaman insanın duygu ve düşünceleri kelimelere ve cümlelere hapsedilemeyecek kadar ileri boyut taşır.
Bazen anlatılmak istenilen bir cümle tamamlanır zannedersin , ama anlatılmak istenen duygu ve düşünce tamamlanmaz, eksik kalır.
İçinde düğümlenir, anşattıklarından fazlası anlatamadıkların!
Söylenemeyen bir söz, söylenmiş olanlardan daha da fazla anlam ve değer taşır. İşte tam da üç nokta (…) burada, dilin sustuğu yerde duyguların konuşmasını sağlayan güçlü bir silah gibidir.
Söylenemeyeni, içinde kalıpta anlatamadıklarının gücüdür bu üç nokta…
Edebiyatta da yalnızca bir anlatımın eksik bırakıldığını göstermez bize.
Aynı zamanda kişinin içine atarak bastırdığı duyguları ve içinde taşıdığı şüphe, tereddüt ve soruları da ifade eder.
‘’….Aahhh, ah... Ben sana o kadar çok şey söylemek istedim ki, beni dinlemedin bile!...’’ Bu ve bunun gibi cümlelerde anlatılmayan sözler okurun, duygu gücüne ve düşünce dünyasına bırakılmıştır.
Sözün altında belki de bir sitem, bir hayal kırıklığı, bir itiraf ya da yıllarca birikmiş ve söylenememiş ve bir sır olarak saklanmış bir özlem vardır.
Cümlenin sonuna koyulan üç nokta (…) muhatabına bırakılmıştır. Nasıl düşünmesi ve yorumlanması gerektiği de karşıdakine bırakılmıştır.
Bu durum edebiyatta üç noktanın gücüdür. Belki de kısa, öz ve empatiden geçerek sonuca hedeflenmek istenilmiştir.
Yani üç nokta, söylenemeyenlerin muhatabının ve okurun zihninde tamamlanmasına imkan veren bir yoldur.
İmla kurallarının şahı ve yazar ve çizerlerin yakın dostu olan üç nokta, özlem, keder, neşe, sevinç, pişmanlık, hayal kırıklığı, çaresizlik, ihanet gibi duygular çoğu zaman sözün bittiği ve kesildiği yerde devreye girer.
Bir zaman tüneline girmişçesine içine gireni nakış, nakış, ilmek, ilmek duygulara gark eder. Hem okuyucuya, hem muhatabına bir düşünme fırsatı verir.
Esasen edebiyatta sessizlik bir anlatım biçimidir. İnsan bazen nefretinden, bazen öfkesinden, bazen hayal kırıklığından, bazen de söyleyecek bir söz bulamadığından susar da susar… İşte üç nokta bu sessizliği yazıya taşıyan bir iksir, bir güçtür.
‘’…Bunca yaptıklarımdan sonra bana bunu da mı yapacaktın…?’’
‘’…Hiç mi düşünmedin ve utanmadın, bu ihaneti nasıl yaparsın…?’’
''...Ben seni, kendimden bile çok sevmiştim be!..''
Lafın devamını yazmamak, söylenmek istenilenin sonun olduğu ya da duygunun devam etmediği anlamını taşımaz.
Tam aksine, okur ya da muhatap, o duyguların, o cümleden sonra da devam ettiğini ve tükenmediğini hisseder.
Susar insan bazı zaman. ''Lafın çoğu delilere anlatılır'' diye düşünerek susar.
Üç nokta (…) dediğimiz bu iksirli kural okurların gücünü de harekete geçirmekte kullanılır.
Diğer bir deyişle okurla, muhataplarla özel bir alan oluşturur. Yazar her şeyi yazmak ve açıklamak yerine bazı anlamları ve duyguları okurlarının yorumlarına bırakmak ister.
Bu bakımdan üç nokta, edebi anlatımlarda yalnızca bir işaret, bir imla kuralı değil, aynı zamanda okuyucunun ve karşısındakinin hayal gücüne açılan bir mahrem kapı gibidir.
‘’…Senden bunu beklemezdim…’’ Bu cümlede ki üç noktanın doldurduğu sırlı alanı hiç bir ifade, tanımlama, anlatım, davranış ve güç dolduramaz. Soruyu soranla, muhatap arasındaki mahrem alanıdır bu alan!..
Ancak tüm bu anlattıklarımızdan sonra, ‘’laf olsun, torba dolsun’’ gibi edebiyatta sık kullanılan ister teşbih, ister tecahülü arif, ister tevriye, ,ister hiciv gibi sanatlar altında her ne olursa olsun, üç noktanın her yarım cümlede veya her anlatımda kullanılması da doğru değildir.
Taş yerli yerinde ağırdır. Bazen o cümleyi tamamlamak; o düşünceyi yarım bırakmaktan ya da üç nokta koyarak geçiştirmekten daha önemlidir.
Düşünceyi tamamlamak yarım bırakmaktan daha önem arz ettiği durumlar olur.
Diyeceğimiz o ki; üç nokta(…) anlatımın gerçekten ihtiyaç duyduğu yerlerde bir anlam taşır.
●●●
Peki diyeceksiniz ki bu üç nokta günlük hayatta da çok kullanılır mı? Örnek verir misiniz?
Güzel bir soru.
Belki de en çok günlük sosyal ilişkilerimizde, birbirimize anlatmak istediklerimizde ve hele de, Sosyal Medya dediğimiz günümüz düşünce paylaşım sitelerinde, okudukça, yazdıkça, gördükçe can simidi gibi yetişir bu mübarak!.
Karakterim olarak hakaret, ve sinkaflı sözleri sevmem. Ama yaşanılan ve görülen gerçekleri sırf kahve kültürünü bile aşmamış düşünce anlatımıyla, kendilerini filozof sayanlar, akıl verenler, her şeyi bilenler, partizanlar, hırsızlar, devletin kurucularına ve milletin değerlerine düşmanlık yapanlar var ya…
Bakın bir önceki basit cümleye bile üç nokta koyarak bitirmek zorunda kaldım.
Çünkü artık burayı üç noktadan başka bir şey izah edemez. Gözünü sevdiğimin üç noktası yetiş imdada...
Basit örnekler çok:
Sırf kendilerinden oldukları için geçinemedikleri halde; otuz yılda ekonomik gücü otuz kuruş artmamasına rağmen, Allah’a tapar gibi haşa güce tapanlar...
30 kuruş sermayeleri olmayanların otuz yılda, 30 milyar dolarlarca çalıp çırpan, zenginleşenleri sorgulamıyor ve irdelemiyorsa, edebiyatta bu boşluğun yerini ancak ve ancak üç nokta (…) doldurabilir azizim!..
İşte yukarıdan beri anlatmak isteyip de, hala anlatamadıklarımız edebiyatta kısaca arı ve öz düşünceyle üç nokta yoluyla bu şekilde anlatma aracı olur.
Bu yüzden severim üç noktayı. Hem de çookk.











