Merhametiyle hâlâ yüreğimizi ısıtan, toprağa emanet annelerin aziz hâtırasına…
Bazı insanlar sevgiyi biraz ürkek taşıyor.
Sanki bir şey fazla büyürse kaybolacakmış gibi…
Bu yüzden seslerini kısarak seviyorlar dünyayı.
Temkinli, dikkatli, incitmeden…
Çünkü insan sadece annesini kaybetmiyor.
Dünyanın şefkatle konuşan dili de eksiliyor biraz.
Belki de bu yüzden, öksüz kalmış insanlar dünyayı daha dikkatli seviyor.
Kırmamaya…
Yük olmamaya…
Sessizce toparlanmaya çalışıyor.
Korunmadan büyüdüğü yerleri saklıyor.
Giderken bile ardında ağırlık bırakmamak için, yükünü kendi içinde toplamayı öğreniyor insan.
Belki bu yüzden bazı günler daha ağır geliyor insana.
Takvimdeki bir tarih değil sadece…
Bir zamanlar insanın sığınağı olan o ilk sesin yokluğuna yeniden dokunmak gibi.
Gün dönüyor, devran dönüyor, yaş ilerliyor.
İnsan dünyanın gürültüsünde çalışıyor, yoruluyor, kalabalıklara karışıyor. Ama bazı eksikliklerin yaşı olmuyor.
Bir haber aldığında “keşke anneme söyleyebilseydim” duygusu, güçlü görünen insanların yüreğini un ufak ediyor.
İnsan kaç yaşında olursa olsun biraz çocuk kalıyor çünkü.
Bazı yaralar konuşarak iyileş(e)miyor zaten.
İnsan bazen bir canın yanında beklerken karşılaşıyor kendi içindeki kırılmış yerle.
Belki de insan, içindeki eksikliği en çok bir başkasını korumaya çalışırken fark ediyor.
Bir canın başında sabahlarken…
Onun acısını kendi içinde taşırken…
Yıllardır susturduğu o kırılmış yere de dokunuyor fark etmeden.
Son zamanlarda bunu daha çok hissediyorum ben.
Küçücük bir kalbin başını dizine bırakışı…
Hiçbir şey sormadan seni anlaması…
Dünyaya karşı sertleşmek üzereyken seni yeniden yumuşatması…
Dora’nın ameliyat sonrası uykusunun başında otururken düşündüm bunu uzun uzun.
Gözlerini ne zaman açacağını bilmeden beklerken…
Ufacık bir nefes değişiminde bile kalbinin yerinden çıkacak gibi oluşunu yaşarken…
İnsan bazı duyguları tam da böyle anlarda öğreniyor galiba.
Uyusun diye değil…
İyi olsun diye uyanık kalırken.
Belki annelik de biraz böyle bir şeydir.
Bir unvandan önce bir hâl belki.
Bir canın başında kalmayı seçmek…
Geceyi bölüp nefes dinlemek…
Yemese bile önüne su koymak…
İyileşsin diye içinden sessiz dualar geçirmek…
Çünkü şefkat bazen insana bir anneden değil,
merhamet gösterebildiği bir candan geri dönüyor.
Ve insan bazen en çok, bir canlıyı korumaya çalışırken toparlıyor içindeki kimsesiz çocuğu.
Zaten hiçbirimiz tamamen büyümüyoruz.
Sadece sesimize, bakışımıza, sevgimize…
Ağarsa da saçımıza karışan o eksik yerlerimizi taşımayı öğreniyoruz.











