Dr.Yaşar KALAFAT, “Mitostrateji-1, Türkoloji Üzerine Düşünceler” adlı kitabında; “…Varlıkların tanımlanmalarında seçilen sıfatların izahı olmalı. Kızıl, kızamık olarak bilinen hastalıklar da, …kızıl sıfatı ile tanımlanmıştır. Kızıl sıfatının bir karşılığı da ‘al’dır. ‘Al ruhu’ şedit bir ruh iken ‘Al Ocağı’, ‘Al Karısı’na karşı korunma, şifa yeri olarak bilinmektedir. Al rengi etrafında oluşan halk inançları geniş bir alan oluşturmuştur. Al, tarihi mitolojik bir derinliğe sahiptir… (s.135)” demektedir.
KALAFAT, Ali Osman ABDÜRREZZAK ile ortak hazırladığı “Mitostrateji 3, Türk Halk İnançlarında Kara İyeler (Cin- Albıs- Al Ruhu- Al Karısı)” adlı kitabında yer alan “Kızıl/ Al-Kızılbaş/ Alevi ve Al Ruhu/ Al Karısı/ Al Basması/ Al Ocağı Bağlantılarına Dair” makalesinde ise aynı konuda şunları yazmaktadır: “Bildirinin tezine göre ‘Al’, renk sıfatı olmadan evvel bir ruhu tanımlıyordu. Bu ruh/iye, ‘ak’ ile ‘kara’ iye özelliğini farklı nispette bir arada içeriyordu, diğer ruhlar gibi her iki özelliğin de sahibi idi. Sergilediği kontrolsüz gücü ile genelde zararlı idi. Sonra panzehrin de, serumun da oluşması misali, ona karşı koruyucu da olabilen al ocakları oluştu. ‘Negatif’i ‘pozitif’ yaparak onu ona karşı kullanma, al basmasına karşı kullanılmakla kalınmadı, bu keşiften sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi al bayrak oluştu, Safevî Türk Devleti’nde olduğu gibi de al börk oluştu. (s.13)
Bu şer güç, giderek yaşamın; doğum, evlilik ve ölüm dönemlerinde bir sembol oluşturdu ve Al yaşayan mitolojik bir obje oldu. Bu anlayış ve inanışa katılanlar, ilk Alevi toplumsal yapılanmasına isim oluşturdu.
Bildiri metninde, tezde belirtilmiş olan hususlardan iye, ak iye ve kara iye tanımları inanç sisteminin genel yapısı içerisinde kısaca açıklanmakta, Al Ruhu/Al Karısı bu kapsamda özellikleri ile tanıtılmaktadır. Bu tanımlamada, Türk kültür coğrafyasından Türkistan, Altaylar, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya’dan al/kızıl bağlantılı örneklemeler yapılmaktadır. Al Ruhu’nun kara iye özelliği, doğum döneminin ilk gününde kırk basma- basılma şeklinde görüldüğü için bu kavramın ‘insanlar ve bitkilerin kırkı’, ‘insanlar ve hayvanların kırkı’ kapsamında al/kızıl bağlantılı incelenip doğum döneminde olduğu gibi evlilik ve ölüm dönemlerinde de kırk basmasının görüldüğü, örneklerle kısaca izah edilmektedir.
Al Ruhu’nun, Al Ocağı oluşturmadan evvelki kara iye döneminde kırklı anne ve kırklı bebek’le olan ilişkisi, ondan korunma ve onun zararından kurtulma yöntemleri açıklanarak, Al/Kızıl Ruhu’nun, iyesinin fonksiyonel özellikleri açıklanmaktadır. (s.14)
Al Karısı’nın Ak İye özelliğinin kapsayıcı bir güç unsuru olarak düşmana karşı kullanışı, Türk kültür tarihinin hemen her döneminde bayraklarda, sancaklarda, flama ve börklerde, kofilerde, gelin tüllerinde yer alışı, örneklemelerle gösterilebilmektedir. Bu inanç kültürü resmiyet de kazanmıştır.
Kızıl’ın belirtilen özelliği ile resmi ideolojiye yansıyışının en bariz görüldüğü Türk devleti Safevîlerdir. Safevîler zamanından beri Safevî kelimesi olumsuz bir anlam vermez, olumlu anlamda kullanılır. Safevî şahları kendilerine ‘Kızılbaş Şahı’ derlerdi. Ülkeleri için de ‘Kızılbaş Devleti’ tanımı yapılırdı. Bununla birlikte kızıl renginin Safevî Türk Devleti döneminde resmî dinin bir tezahürü olarak çıkmış olması, bu rengin Türk inanç tarihindeki derinliğini yok saydırmaz. Anadolu Türkmen aşiretlerinin Kızılbaş inançlı olmayanların da renk kültürlerinde kızılın önemli bir yeri vardır. (s.15-16)
Mevcut verilerden yola çıkılarak anılan sürekliliğin inanç sistemindeki yerinin, Şaman ayin börkünün kızıl/al oluşu ile ilişkilendirilebileceğini söyleyebiliyoruz. Şamanın kutsama törenlerinde Şaman Babası ve Şaman adayının kafasında al/kırmızı ipek püsküllü olan ak başlıklar taktığı olurdu. Hal bu olunca kızıl/al renk, döneminin yaygın inanç sisteminde de yerini alabilmişti.
Kızıl/al’ın birkaç bin yıllık tarihi bir derinliğe sahip olduğunu, Altaylar Türk kültür coğrafyasında yapılmış arkeolojik kazılardan ulaşılan verilerden de izah edilebileceği açıklanabilmektedir. Dmitry Vasilyev, al/kızıl’ın mitolojik ilişkilendirmesini Kızıl Koç ile yapmakta, bulgulardaki ilk Kırgız bayrağı veya flamasının al/kırmızı renkli olduğunu açıklamaktadır.
Al’ın bu özelliği, Türk kültürlü halkların halk inançlarında, doğum döneminde, kırklı anne ve kırklı bebeğin giysilerinde, evlilik dönemlerinde, keza gelinin giysilerindeki kuşak, tül, kına, şal gibi bazı özel giyim aksamlarında, murat almadan bu alemden göçmüş kızların tabutlarına ve mezar taşlarına al/kızıl kurdele bağlanmasında görülebilmektedir. Aynı zamanda kutsal kabul edilen pir ağaçlara, ulu zatların mezar taşlarına al/kızıl kurdele bağlanmasında da görmek mümkün olmaktadır. (s.16-17)
Özetle; ‘al/kızıl rengi, Türklüğün İslâmiyet’teki, Müslümanlığa girmeden evvelki dinlerinde yaşamakta olan yeşil renkten önceki kutlu rengi idi.’ denilebilir.
Buradan hareketle, Alevilik/Kızılbaşlık inancının kök hücrelerine bakılarak onun Türklüğün millî inanç sistemindeki yeri açıklanabilir. Kelimenin etimolojisi araştırmacıyı mitolojik döneme götürebilir. (s.18)
Al/kızıl’ı muhakkak Alevilik/Kızılbaşlıkla ilişkilendirmek tek doğru olan mıdır? Al/kızıl bir inanç sistemi ise sadece Eski Türk İnanç Sistemi ile bağlantılı mıdır? Şurası muhakkaktır ki, Alevilik Kızılbaşlık’tan tamamen farklı değildir ve bu inanç aleminin bir boyutu da al/kızıl rengidir. Bu renk inanç sisteminin simgesi iken, Türk kültürlü halkların tarihleri ile adeta yaşıttır. Varlığını günümüze kadar sürdürmüş ve Türk kültür coğrafyasında halk inançlarında yaşamaktadır.
Bu güçlü inanç, Alevilik/Kızılbaşlık inancına getirilen diğer izahlardan daha az kuvvetli değildir.
Al/kızıl renk ile geceleri örtünmek, birçok deniz canlısını geceleri canlılara karşı koruyucu özellik taşıdığı ispat edilmiştir. Diplomasiye ‘kırmızı çizgiler’in, uluslararası ilişkilere ‘kırmızı bülten’lerin girmiş olması, kızıl/al’ın evrensel boyutu ve tarihi köklerinin derinliğini göstermeye yetebilir. (s.19)
Kızılbaşlık/Kızılbaşlılık terimini Osmanlılar, Safevî taraftarlarının bağlılıklarını tanımlamak için kullanmışlardır ve terim dinî bir terimdir. Kızılbaşlılık/ Kızılbörklülük coğrafyası ile Yeşilbaş/ Yeşil Sarıklılığın coğrafyaları tamamen farklı değildir. Zaman zaman taraflardan birisi dominant olmuştur. Kızılbaşlığın zaman zaman çıkıp batması tamamen yok olması anlamında değil yeşilbaşlılığın hâkim, baskın duruma gelmesindendir.
Kızılbaşlık, resmî ideolojinin ismi olarak bilinirken de mahiyetini din anlayışının özünden alıyordu. Kızılbaşlık resmî yapılanmaya ad olurken, yapılanma ‘araç’tı.
Bu noktada, kızıl’ın inanç sistemindeki inanç boyutu, inanç derinliği önem kazanır. Sünni İslâm’daki ‘yeşil’in konumu da daha farklı değildir. Kızıl, kök hücrelerini Asya Türk coğrafyasından alıyordu. Yeşil ise Ortadoğu inanç coğrafyasının tezahür etmiş sembol rengi idi. Savaş, iki sembol renk ile ve fakat taşınıp getirilen inanç genleri ile yeni tanışılan dinin bir kısım genleri arasında idi. Taşınıp getirilenler genotiple taşınmışlardı. Gelinen coğrafyada tanışılan genler fenotip sonucu edinilmişlerdi. (s.20)
Yeşil’in temsil ettiği inanç ne kadar baskın olur ise olsun, inanç kültüründe yaşayan genler yaşamaya devam edecekler ve uygun buldukları ortamda bir şekilde tezahür edeceklerdir.
Yeşilin hâkimiyetine sokulmuş bir al/kızıl, yeşilleşmez. Zira fenotip, genotipi tamamen yok edemez. Al/kızıl sürecinden geçmemiş yeşil, sayısal, yasasal üstünlüğü ile dış yüzü yeşil, iç yüzü al/kızıl bir örtü oluşturur.
Osmanlı Türk Devleti’nin yıkılmasından yüz yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, Kızılbaşlığın/ Aleviliğin hâlâ yaşaması genetik dili ile açıklanabilir.
Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim ihtilafında İslâmî algılayış farklılığı izahımızda yer almamıştır.
Ahmed Yesevî’de, inanç kökeni farklılığına rağmen inanç genlerinin yeni bir senteze ulaşmış halini görmek mümkündür.” (s.21)
Haftaya devam…











