Türk mitolojisi ve efsaneleri ile ilgili Ahmet Bican ERCİLASUN’un çeşitli zamanlarda yazdığı köşe yazılarından yararlanarak bazı bilgiler aktarmak istiyorum.
Hoca “Efsane, destan ve menkıbe üzerine” başlıklı yazısında (04/03/2018, Yeniçağ); “Efsaneler, menkıbeler, destanlar bilimin konusudur, fakat bilim değildir.
Türkçe Sözlük’te efsane ‘eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları, olayları konu edinen hayali hikâye’ olarak tanımlanmıştır. Şükrü ELÇİN’e göre ilk insanların ‘canlı-cansız varlıklarla tabiat hâdiseleri karşısında kurdukları hayal, tasavvur ve düşünceler’ efsaneleri (mitleri) oluşturur. ELÇİN’in Halk Edebiyatına Giriş eserinde verilen bilgilere göre efsanelerin tanrılarla ilgili olanlarına teogoni, evrenin oluşumuyla ilgili olanlarına kozmogoni, insanların oluşumuyla ilgili olanlarına antropogoni, insanlık ve dünyanın geleceği/kıyametle ilgili olanlarına eskatoloji denir.
Menkıbenin Türkçe Sözlük’teki tanımı ise şöyledir: ‘Din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye’.
Destanın (eposun) efsane ve menkıbeden farkı, bu söylencelerin estetik bir şekil alarak edebî bir metin hâline gelmiş olmasıdır. Türk Edebiyatı Tarihi eserinde ATSIZ, destanı ‘bir milletin eski zamanlarda başından geçen büyük hadiselerin halk dilinde edebî bir şekil almasıdır.’ biçiminde tanımlar.
‘Olağanüstülük’ efsane, destan ve menkıbenin ortak özelliğidir. İlk insanlar hayatın, tabiat hadiselerinin mahiyet ve sebeplerini bilmedikleri için onları, hayallerinin ürünü olan tasavvurlarla açıklıyorlar; hayata ve tabiat olaylarına olağanüstü özellikler yüklüyorlardı. Milletlerin eski dönemlerinde başlarından geçen olaylar da yazıya geçirilmedikleri için nesilden nesile sözlü olarak aktarılabiliyor, aktarmalar sonunda olaylar değişikliklere uğruyor ve birtakım olağanüstü özellikler kazanıyordu. Efsane, menkıbe ve destanlar yazıya geçirildikleri zaman ise, değişikliğe uğramış ve olağanüstü özellikler kazanmış son biçimleriyle kaydediliyorlardı.
Bunları anlatmamın sebebi bazı yanlış anlamaların önüne geçmektir. Bazı insanlarda millî ve dinî duygular sebebiyle efsane, destan ve menkıbeleri gerçek kabul etme eğilimi bulunmaktadır. Böyle bir eğilime meydan vermemek için yukarıdaki açıklamaları yapmak ihtiyacı duydum.
Efsaneler, gerçek dışı olaylar ve kahramanlarla ilgilidir. Destanlar ve menkıbelerin birçoğu gerçek olay ve kahramanların üzerine kurulmuş olmakla birlikte halk muhayyilesinde devamlı değişikliklere uğradıkları ve ondan sonra yazıya geçirildikleri için onların içindeki gerçeği bulmak zordur. Nesilden nesile aktarma sırasında farklı olay ve kişiler tek bir olay ve kişilikte birleştirilebilir. Bu bakımdan zorluk daha da artar.
Bilim adamları bir destan veya menkıbenin çeşitli değişkelerini (varyantlarını) karşılaştırarak, bunları tarihî olaylarla da ilişkilendirerek çekirdekte bulunan gerçeği araştırırlar ve bazı tahminlerde bulunurlar. Ancak bu tahminler her zaman tartışmalıdır. Eğer destan ve menkıbeler, yakın dönemlerin olay ve kişileriyle ilgiliyse içlerindeki gerçeği bulmak imkânı daha fazladır.
Destan ve menkıbeleri günümüzün roman ve hikâyelerine benzetebiliriz. Yaşamış kişilere dayansa da bir roman ve hikâyede nasıl yaşamış olan kişileri ve başlarından geçen olayları tam olarak tespit edemezsek, destan ve menkıbelerde de gerçek kişi ve olayları tam olarak tespit edemeyiz. Ancak roman ve hikâyeler ferdî, menkıbeler ve özellikle destanlar anonimdir; yani halk muhayyilesinde doğup gelişmişlerdir.
Mademki gerçek değil, o zaman destan ve efsanelerle niçin uğraşıyoruz? ATSIZ, Türk Tarihinde Meseleler kitabındaki ‘Türk Destanı’ başlıklı yazısında şöyle der: ‘Geçmiş zamanı, tüller arkasından görülen belirsiz görüntüler gibi gösterip bizi büyük karanlıktan kurtaran, bir soyun geleceği hakkındaki ümitlerini hayal meyal belirten, bir milletin yüksek edebiyatının tohumlarını taşıyan millî destan, millî hazinenin en yüksek, değerli mücevherlerinden birisidir.’
Modern milliyet nazariyelerinden etnosembolist akımın temsilcisi Anthony Smith’in millet tanımında ‘müşterek mitler’ yani efsaneler önemli yer tutar…” demektedir.
ERCİLASUN, “Niçin efsane ve destanlarla uğraşıyorum? (11/03/2018, Yeniçağ)” başlıklı yazısında da şunları söylemektedir: “Önce Türkçü olduğum için. Sonra bir Türk bilimci, yani bir Türkolog olduğum için. Türk bilimci dar anlamda Türk dili ve edebiyatıyla uğraşan kişidir. Geniş anlamda Türklükle ilgili her şey Türk bilimi alanına girer. Dil, edebiyat, tarih, efsane, destan... Türklerin dinleri, inançları, gelenekleri, sosyolojisi, psikolojisi... Türk coğrafyası, Türk iktisadiyatı, Türk sanatı...
Elbette Türk bilimciler bu alanların hepsine birden giremezler. Kimileri dil, kimileri edebiyat, kimileri tarih alanında derinleşmiştir. Kimileri de bunların birkaçıyla birden uğraşır. Ben daha çok dil, tarih, destan ve efsanelerle uğraşıyorum.
Geçmişin güzelliklerini güzel insanlar görebilirler... Geçmişin erdemlerini namuslu insanlar fark edebilirler.
…efsaneler ve destanlar ruhlara ferahlık verir. Mazide, destanlarda, efsanelerde eşsiz bir güzellik vardır. Efsane ve destanların duru pınarlarında kendimizi arıtabiliriz. Ve her şeyden önemlisi şudur: Türklüğü ve güzel ülkemizi mezelletten kurtaracak güç, efsanelerden, destanlardan, tarihten ve genetik mirasımızdan gelecek olan güçtür. O güç, yozlaşmamış, güzel insanlarımızda hâlâ mevcuttur…” demektedir.
Hocanın “Türk Mitoloji Sözlüğü (03/02/2022, Yeniçağ) başlıklı yazısında ise “Türkiye Türkoloji’sinin halk bilimi/halk edebiyatı alanında, özellikle efsaneler ve mitoloji alanında neler yaptığını görmek için başlıkta adını verdiğim eserin ‘Kaynaklar’ bölümüne bakılmalıdır. Türkiye Türkoloji’si son on yıllarda büyük bir ivme yakalamış ve Türkçe, yüzlerce hatta binlerce çalışmanın bilim dili olmuştur. Bu sebeple dünyanın neresinde ve hangi dilinde bir Türkoloji çalışması yapılırsa yapılsın Türkiye’deki Türkçe literatür dikkate alınmak zorundadır…” diyerek, bu konuda çalışma yapan bilim insanlarımızı yazmakta ve çalışmaları hakkında bilgiler vermektedir. Yazısının devamında “Sözlük’te hangi konularda maddeler olduğunu ‘Söz Başı’ndan okuyalım: ‘Tanrılar sistemi, Yukarı (Gökyüzü), Orta (Yeryüzü) ve Aşağı (yer altı) Dünyalarla ilgili unsurlar, Şamanik ögeler, olağanüstü varlıklar, hayvanlar, bitkiler, göksel unsurlar, tabiat unsurları ve olayları, haklarında mitik anlatma ve inanışların mevcut olduğu yerler, nesneler, yiyecek ve içecekler, ölüm başta olmak üzere insan hayatının mitolojiyle ilgili dönemleri ve bir kısım insan uzvu, ruh anlayışı, On İki Hayvanlı Türk takvimi, mitik zaman anlayışına ve mevsim döngülerine dair törenler, bayramlar ve bunların hepsiyle ilgili halk inanışları…”
Bu arada yazar Ali DOĞAN, 01/09/2025 tarihinde Milli Düşünce Merkezi sitesinde “Altaylardan Saha Yeri’ne (Yakutistan’a): Türk Dünyasının izinde bir kültür yolculuğu” başlığıyla bir makale yayınlamıştır. Kısaca bahsetmek isterim: “Türk tarihinin en önemli coğrafyalarından biri olan Altaylar ve Saha Yeri/Yakutistan, hem tarih öncesi dönemlerden itibaren insan yaşamına tanıklık etmiş, hem de Türk mitolojisi ve kültürel hafızasının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Altaylar, Türklerin türeyiş efsanelerine mekân olmuş; Yakutistan ise eski inanç sistemlerini günümüze taşıyan Saha Türklerinin yaşadığı bölge olarak dikkat çekmektedir.
2025 yazında (18 Haziran-02 Temmuz) çıktığım bu yolculuk, yalnızca bir seyahat değildi. Bir milletin köklerini, efsanelerini ve kültürel mirasını yerinde görmek, binlerce yıl öncesinden bugüne uzanan bir köprünün üzerinde yürümekti…
…Makale ile Altay ve Saha yeri/Yakut coğrafyalarının Türk kültür tarihinde taşıdığı anlamı hem arkeolojik ve etnografik veriler hem de güncel saha gözlemlerim üzerinden ortaya koymayı amaçlıyorum. Gördüklerim ve bulgular, bu bölgelerin Türklerin kolektif hafızasında ‘kök ülke’ niteliği taşıdığını gösteriyor.
…Türk kültür tarihi açısından önem arz eden arkeolojik alanlar (Pazırık Kurganları, Kalbaktaş ve Çuyoozı kaya resimleri vb.), halk inanışları (Telengitler, Ergenekon efsanesi) ve çağdaş ritüeller (Isıah Bayramı) makalemin konusu…”
Haftaya devam…











