Geçen hafta başladığım Prof.Dr.Ayfer ÖZÇELİK’in “Osmanlı Mebusan Meclisi’nde ‘Türkçe’ Tartışması” başlıklı makalesine devam ediyorum:
“Aslında 1326 (1910) senesi Maarif Nezareti Bütçesi görüşülürken, Erzurum Mebusu Ohannes Varteks (Ermeni-Sosyalist), sadece İstanbul’da bir milli kütüphane oluşundan, Anadolu ve Rumeli’de millî kütüphane olmayışından bahsederek bu tür kütüphanelerin memleketin her tarafında kurulması ve içinde Ermenice, Rumca, Arnavutça yani Osmanlı unsurlarının kullandığı lisanda yazılmış kitaplar bulundurulmasını istemişti. Boşo Efendi ise… tercüme eserlerine verilecek telif ikramiyesinin, mesela Rumca’dan tercüme edilen eserlere de verilmesini isteyecektir. ‘Resmî lisan Türkçe’dir’ sözlerine Boşo Efendi, ‘Türkçe’den Türkler bile istifade edemiyor’ şeklinde cevap verecektir. Varteks Efendi de, eserlerin bütün unsurların kullandığı dillere çevrilmesini isteyecek, bir Osmanlı unsurunun bunlardan faydalanmasını sağlayıp, diğer unsurlara bu hakkı vermemenin yanlış olduğunu ifade edecektir. Burada dikkati çeken husus, gaynmüslimlerin ısrarla ‘Türkçe’ tabirini kullanmaları üzerine Müslimlerin onları ‘Türkçe değil, Osmanlıca’ şeklinde uyarmalarıdır.
…‘Kavanin ve Nizamatın Suret-i Neşr ve İlanı Hakkında Kanun Layihası’nın… 2.maddesiyle ilgili olarak ilk söz alan İstanbul Mebusu Kozmidi Pandelaki Efendi (Rum), maddeye itirazını Türkçe’yi halkın bir kısmının anlamadığı şeklinde yapacaktır. Ona göre Osmanlı Devleti’nde resmî lisan Türkçe’dir. Bu inkar edilemez bir hakikattir. Fakat resmen kabul edilen ahval ile cereyan eden ahval arasında fark vardır. …‘Şayet kanunları neşretmekten maksat muhtevasından halkı haberdar etmek ve sonra ona uygun davranmasını istemekse, bu muhtevanın anlaşılmasını sağlayacak tedbirleri de şimdiden düşünüp hazırlamalıyız’ şeklinde konuşur…
Kozmidi, …bir takım köy ve kasabalarda halk Türkçe’yi, ne yazmayı ne okumayı bilir diyecektir. Bütün resmi evrak, devletin resmi dili olan Türkçe’yle yazılmalıydı. Fakat bunun yanında mahalli lisanla da yazılırsa ...daha gerçekçi bir adım atılmış olurdu.
Onun bu sözlerine müslim mebuslar ‘Türkçe öğrenmeye gayret etsinler. Avrupa’da lisan-ı resmide olmayan tiyatroyu bile oynatmazlar’ (M.Talat-Ankara), ‘İtalyanca öğreneceklerine Türkçe okusunlar da öğrensinler’ (İsmail Paşa-Tokat), şeklinde itiraz edeceklerdir. Kozmidi Efendi ise, bu itirazlara Türkçe’yi öğreninceye kadar ne yapacaklar, ...Avrupa’da her mahallin lisanına riayet de edilir cevabını verecektir. Denizli Mebusu Ahmed Muhip Bey resmî lisan Türkçe olduğu için Kozmidi Efendi’nin görüşlerine katılmadığını bildirir. Ona göre de halkın %80'i köylerde oturmaktadır. Şu halde her vilayete kâfi miktarda beyanname gönderip ihtiyar heyetleri vasıtasıyla camiye, kiliseye yapıştırılmalı, ayrıca münadiler vasıtasıyla da duyurulmalıdır. Aksi halde fayda sağlanamaz.
…meclisin açıldığı ilk günlerden itibaren gayrımüslim mebusların sürekli kendi unsurları lehine müdahalelerinden bıkan Akka Mebusu Esat Efendi’nin (Arap), ‘Her zaman işte böyle unsurlar arasına soğukluk veriyorsunuz. Osmanlı hükümetini öyle bir belaya soktunuz ki, ahalinin zihinleri heyecan içinde kaldı. Bu böyle olmaz. Elbirliği ile hareket edip önemli meselelerimizi düşünmeliyiz. Biz istirahat ve refah içinde değiliz’ şeklinde gaynmüslim mebuslara (özellikle Boşo Efendi’ye) hitabı şiddetli gürültüler ve itirazlarla karşılanacaktır. Heyecanlı bağrışmalar arasında Varteks Efendi ‘Sözünü geri alsın! Sözünü geri alsın!’ diye bağırır.
Esat Efendi ‘Olur’ der. Fakat ‘Sen niye bağırıyor ve bizi mensup olduğumuz seçim bölgesinde küçük düşürüyorsun?’ Yine şiddetli gürültüler arasında Varteks Efendi, Arapça da olmasaydı …böyle konuşamayacaktın der. ‘Biz hiçbir zaman unsurlar arasına nifak sokmadık’ şeklinde bağrışmalar olur. Boşo da sözünü geri alsın ister. Kozmidi Pandelaki, ‘Hoca Efendi, efkar-ı umumiyeyi siz kanştırıyorsunuz’ diye seslenir. Pançedoref Efendi de, ‘Hıristıyan mebuslar hiçbir zaman zihinleri kanştırmadılar, buna çalışmadılar, çalışmıyorlar, bu olamaz. İddia ediyoruz, Türk mebuslardan daha çok ittihada çalışıyoruz’ diyecektir. Esat Efendi, ‘Durun izah edeyim, ben burada Hıristiyan mebuslar kelimesini kullandım mı’ şeklinde birkaç kez konuşmaya teşebbüs etse de başaramaz. Priştine Mebusu Hüseyin Fuat Paşa (Arnavut), ‘Reis Bey, meclisin ne haysiyeti, ne şerefi kaldı’ der.
Nihayet reisin, Müslim ve gayrımüslim mebusların haklarını muhafazanın riyasetin görevi olduğu şeklinde birkaç kez sert müdahalesiyle konuşabilen Esat Efendi, ‘Ben üç sene zarfında arkadaşlarımdan hiç birine hakaret etmedim. Benim için her mebusun hukuku muhterem ve mukaddestir. Hakaret etmek hiçbir zaman aklıma gelmez’ diyecektir. ‘Fakat, bu üç sene zarfında biz Arap mebuslar sessiz bir vaziyette kaldığımız için Boşo ve Kozmidi Efendiler’in söylediklerinden dolayı ikinci seçmenlerimizden kurşun gibi sözler işitiyoruz. Diğer mebuslar (kendi unsurlarının hukukunu müdafaa ederek) konuşurken, siz 75 Arap mebus sessiz ve dinleyici vaziyette oturuyorsunuz diyorlar.
Varteks Efendi’nin hiddeti ve şiddeti nedir? Ben ehl-i kitabın bizimle hukuken eşit olduklarına inananlardanım. O beni tahkir ediyorsa da, ben ona hakaret etmem, Allah’a havale ederim. Çünkü İslam milleti, millet-i sabiredir (sabırlı millettir). Bizim dinimizde affetmek, ondan sonra ihsan ile mukabele etmek vardır ve bu, şan-ı haysiyetimizdir…’
Ankara Mebusu Mehmed Talat Bey (İttihatçı), Osmanlı memleketinde Türkçe’nin bilinmediği çok sınırlı sayıda mevki olduğunu, bunların da bazı adalarla Arabistan’ın bazı köyleri olduğunu belirtir. Kanunu anlamak meselesine gelince, Türkçe bilen köylü de anlayamayacaktır. Çünkü okuma yazma bilmemektedir. Muhtar da anlamaz ki ona anlatsın. Fakat herhalde her beldede Türkçe okuma yazma bilen kişiler vardır. Önemli olan kanunların anlaşılır biçimde yazılmasıdır. Halk kendi ihtiyaçlarıyla ilgili hususlardan olanları zaten isteyerek anlamaya çalışacaklardır. Halkta da biraz istek, biraz gayret ve kabiliyet lazımdır. Kanunu öğrenmek isteyen ahali bir yolunu bulup onu öğrenecektir. Fakat her halde kanunların neşr ve ilanı resmî dil olan Türkçe ile yapılmalıdır.
İstanbul Mebusu Zehrap Efendi (Ermeni), ‘Şimdiye kadar işittiğim sözlerden anladığım kadarıyla amaçta ittifak, rivayette ihtilaf vardır. Maksat resmî lisanın yayılmasıdır. Bu yalnız Türk unsuruna mahsus bir emel değildir. Ben Ermeni olduğum, arkadaşlarım Rum ve Bulgar olduğu halde bu emeli besliyorlar. Çünkü bu birlik için önemli bir vesiledir. Mademki ittihat taraftarıyız, ona yönelik bütün vasıtaları alkışlarız. Fakat siz de kabul edersiniz ki, her unsurun kendi lisanını korumasında, ‘Osmanlı Birliği’ açısından hiçbir mahzur yoktur. Birisini muhafaza edip, diğerini kırmak bizi maksada ulaştırmaz. Resmî lisanı yaymak demek, mesela Ermeni’nin Ermeni lisanını, Rum’un Rum lisanını unutup hiç konuşmaması demek değildir. Buna karşılık Türkçe’yi de kesinlikle konuşmayalım, unutalım demek değildir’.
Bundan sonra, kanunların neşrinin ahaliye yükümlülüklerini ve uymak mecburiyetinde olduğu kuralları hatırlatmak olduğunu izah eden Zehrap Efendi, hükümetin iyi niyetinden emin olduklarını hiçbir Osmanlı unsuruna karşı özel bir maksat takip etmediğini, onlara tahakküm etmek isteğinde olmadığını belirtir ve bazı yerlerde lüzum gördükçe çeşitli muamelatta ve resmi ceridelerde mahalli lisanın kullanmasını örnek gösterir. Bu hususta da hükümet aynı şekilde davranırsa hiçbir endişeye, heyecana mahal kalmayacağını söyler. Mesela Halep vilayetinde bazı yerlerde mahkemelerde hükümler bile Arapça veriliyor der. ‘Bu resmî lisanın yaygınlaşmasını sekteye uğratmaz. Diğer taraftan bazı vilayetlerde de hükümet bir tarafı Bulgarca veya Rumca, diğer tarafı Türkçe gazete neşrediyor (Yanya ve Cezair -i Bahr-ı Sefid vilayetlerinde). Demek ki, hükümet lüzum gördükçe böyle bir usule başvurmuş, yine bu usule başvurmasını temenni ederiz’.
Haftaya meclisteki tartışmaları yazmaya devam edeceğiz.











