Yaşar YENİÇERİOĞLU MEB Eski Şb.Md ve TES Eski Genel Skr.

Yaşar YENİÇERİOĞLU MEB Eski Şb.Md ve TES Eski Genel Skr.


Yaşar Yeniçerioğlu@kamudannethaber.com

Türk Birliği: Alfabe ve Dil

18 Ekim 2020 - 12:54

 

“Alfabe ve Türk Dili” konusunda kendimi yetkili saymadığım için bazı bilim insanlarımızın ve yazarlarımızın ifadelerinden yararlanarak bu yazıyı hazırlamaya çalıştım.

Bildiğiniz gibi, Türkler; tarihi süreç içerisinde Göktürk, Uygur, Arap, Kiril ve Latin harflerini kullanmışlardır.

Arap harfleri ve Arapça

Hz.Muhammed, Allah tarafından peygamber olarak seçilmiştir. Peygamberimizin ve birlikte yaşadığı halkın Arapça konuşması sebebiyle Kur’an’ın dili de Arapça olmuştur. Zaten Kur’an’ın neden Arapça indirildiğini Allah bir çok ayette açıkça beyan etmektedir. Bu ayetleri sıralamayacağım. İsterseniz, 17 Mayıs 2020 tarihli “Kur’an Niye Arapça?” başlıklı yazıma bakabilirsiniz.

Yine, Araplarda sağdan sola doğru yazılan bir yazı sistemi kullanıldığından Kur’an da öyle yazılmıştır. (Bu sistemi Araplar, Fenikeliler ve Hirelilerden öğrenmişlerdir.) Yani ne Arap harflerini ne de Arapçayı kutsallaştırmayalım.

Arap harflerinin Türkçe için yetersizliği hep tartışılmıştır. Arapların kullandığı yazıyla Türkçe arasında şekil, gramer ve fonetik açıdan zıtlıklara çare aranmıştır. Arap yazısı, harekeli yazılmadığı takdirde yanlış anlamalara meydan vermektedir. “Türk” kelimesinin yazılışı bile problem olmuştur. Te-ra-kef’le yazıldığında hareke koymazsanız çok farklı okuyabilirsiniz: Türük, terk, tirk, tirik gibi... Bir kolaylık, te ile ra arasına vav almaktır. Böyle ilk yazan Necip Âsım (Yazıksız) (1861-1935) olmuştur.

Kâtib Çelebi (1609-1657), Arap harfleriyle yazmanın güçlüğünden bahsetmiştir. 19.yüzyılda yazının nasıl ıslah edileceği tartışmaya açılmıştır. 1862’de Münif Paşa ıslah teklifinde bulunmuştur. Latin harflerine geçme bile düşünülmüştür. Azerbaycanlı tiyatro yazarı Feth Ali Ahundof, 1863’te harflerin ıslahını ve hatta latif alfabesi meselesini Osmanlılarla istişare etmek için İstanbul’a gelmiştir. Namık Kemal de Ebüzziya Tevfik de tartışmaların içindedir.

1911’de Islah-ı Hurûf (Harflerin Islahı) Cemiyeti kurulmuştur. Enver Paşa, orduda, hususiyetle telgrafçıların kullanması için Arap yazısındaki değişiklikleri hayata geçirmiştir.

Latin harflerine geçişi savunan bir kesim ortaya çıkmıştır. Celal Nuri (İleri), 1915’te yayınladığı “Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye Mukadderât-ı Tarihiye” başlıklı kitabında: “Hurûfâtımız berbattır. Bu harflerle biz işimizi göremeyiz. Bunlar nâkâfidir. Harflerimizin noksanından işe yaramadığından, gayr-i ilmî bulunduğundan burada bahsetmeyeceğiz. Yalnız şurasını söyleyeceğiz ki bu harfleri ve bunlarla yazılmış ibarâtı avâm suhûletle öğrenemiyor. Bunlar gayr-i tabiî şeylerdir. Bu hâl terakkiyâtımıza mâni oluyor. Ahalide tahsil ve tenevvür hahişini [aydınlanma isteğini] söndürüyor. Onun için ıslâh-ı hurûf gibi boş ve vâhî tedâbire müracaat edeceğimize bir saat evvel kemal-i cesaretle Latin harflerini kabul etmeliyiz...” demiştir. (Arslan Tekin’in “Alfabe tartışmaları” ve “Harf inkılabı gereği” başlıklı yazılarından derlenmiştir. 04-05/11/2019, Yeniçağ)

TDK eski Başkanı Prof.Dr. Ahmet Bican Ercilasun

Bu konunun en yetkili ağızlarından biridir. “Alfabe Konusu” başlıklı (25/11/2018, Yeniçağ) yazısında şunları belirtmektedir.

“Türk Dünyası’nın ortak bir alfabede birleşmesi, 20.yüzyıl boyunca Türk aydınlarını meşgul etmiş konulardan biridir. 1926’da Bakü’de toplanan Türkoloji Kurultayı’nda konu enine boyuna tartışılmış ve bütün Türklerin Latin alfabesine geçmesine karar verilmişti.

Konuyu öteden beri düşünen Atatürk, Bakü Kurultayı’ndaki karar üzerine Latin alfabesine geçme işini hızlandırdı. Türkiye 1 Kasım 1928’de Latin esaslı yeni Türk alfabesini kabul etti. Sovyetlerdeki Türkler de birkaç yıl içinde “birleştirilmiş yeni elifba”ya geçtiler.

Ancak Sovyetlerdeki durum uzun sürmedi. 1937-1941 yıllarında -Bakü Kurultayı’na katılan aydınlar da dahil- on binlerce aydın öldürüldü ve sürgün edildi. Sovyetler Birliği’ndeki Türklerin tamamı Kiril alfabesine geçirildi. Üstelik kabul ettirilen bu alfabe “birleştirilmiş” değildi, hepsinde farklıydı.

1980’lerin sonunda Türk Dünyası’na gidip gelmek mümkün hâle geldi. Bu durumu değerlendiren Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 18-20 Kasım 1991 tarihlerinde Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu düzenledi. Toplantıya Türkiye'nin tanınmış dilcileri yanında Sovyetler içinde bulunan 14 Türk bölgesinden 30’u aşkın uzman katıldı.

…tarihî bir karar alındı: 34 harfli ortak alfabe kabul edildi. Türkiye’nin 29 harfinin temsil ettiği sesler diğer Türklerde de varsa aynı harf ile gösterilecekti. Türkiye Türkçesinden farklı sesler için ise 29 harfe 5 harf eklenmişti. Açık e için iki noktalı a (ä), sızıcı h için x, art damak k’si (kalın k) için q, damak n’si (sağır kef) için ñ, çift dudak v’si için w.

Azerbaycan, 1992 yılının Ocak ayında ortak alfabeden seçilmiş 32 harfli Latin alfabesine geçme kararı verdi.

1993 yılında Türkmenistan ve Özbekistan da Latin alfabesine geçmekle birlikte ortak alfabeye uymadılar. Özellikle Özbek alfabesinde bir çok sapmalar oldu; ç için ch, ş için sh harflerini kabul ettiler.

Kazakistan’da Latin harflerine geçme çalışmaları başladı. Fakat Kazakistan’da ortak alfabe yerine apostroflu bir alfabe kabul edildi. Kamuoyundan eleştiriler üzerine aksanlı bir alfabe Devlet Başkanlığı tarafından kabul edildi: á, ó, ú… Üstelik bu alfabede de tıpkı Özbeklerdeki gibi ç için ch, ş için sh harfleri bulunmaktadır.

Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü 20-21 Kasım 2018’de 2.Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumunu düzenledi. Sempozyum sırasında Özbekistan’da kurulan alfabe komisyonunun, içinde ch, sh bulunmayan bir alfabe hazırladığı ve bu alfabenin Özbekistan parlamentosundan geçtiği bilgisi geldi.”

Kazakistan’dan alınan son haberlere göre de 2025 yılına kadar Latin alfabesine geçiş sürecinin tamamlanması planlanmaktadır.

En önemli değerimiz: Türkçe

Türkçe, hepimizin en başta koruması gereken bir değeridir. 730’lu yıllarda dikilen Bengütaşlardaki metinler (Göktürk / Orhun Yazıtları), o döneme göre çok ileri ve gelişmiş bir dille yazılmıştır. Fakat Türkçe bu şekliyle kalamazdı ve kalmadı, gelişti.

Türkçe eski haliyle kalsaydı Yunus Emre, Ali Şir Nevayi, Fuzuli, Karacaoğlan, Molla Penah Vâkıf, Yahya Kemal, Sabir, Abdullah Tukay, Şehriyar, Vahabzade yetişmezdi. Dede Korkut Destani hikâyeleri, Babür'ün hatıratı, Evliya Çelebi Seyahatnamesi yazılamazdı. Mai ve Siyah, Bahar ve Kelebekler, Çalıkuşu, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Semaver, Beş Şehir, Dersaadette Sabah Ezanları yazılamazdı. Türk diliyle her konuda yazılmış yüz binlerce kitap, milyonlarca tirajlık gazeteler, 24 saat yayın yapan radyo ve televizyonlar olmazdı.

Dilini kaybeden kimliğini de kaybeder. Bugün dünya üzerinde, Türk kökenli olduğu halde Türkçeyi unuttuğu için Türklüğünü kaybeden Türkler dolu...

Türkçe, özünü ve sadeliğini bozmadan sürekli geliştirilmelidir. Bu nedenle, ortak alfabe ve dil çalışmalarına mutlaka ve önemle devam edilmelidir. Ağız, lehçe, şive gibi farklılıklar mümkün olduğunca ortadan kaldırılmalıdır.

Dilimizi Türkçeleştirirken, bütün soydaşlarımızın anlayacağı genel bir Türkçeye doğru gitmek gerektiği unutulmamalıdır.

Öncelikle alfabe ve dil birliği sağlanmalıdır.